hergün uyandığımda aklıma gelen ilk soru güneşin batıp batmamış olduğu; ki genelde batmamış oluyor
sonra gözümü açıp "ulan gene kaça kadar yattık" diye düşünüyorum. genellikle new york saatiyle 9-10 gibi uyanmış oluyorum.
eskiden haddinden fazla uyuduğumda pişmanlık duyardım. yapılacak bir sürü işi savsaklamanın, verimli veya keyifli geçebilecek zamanın bilinçsizce tüketilmesinin rahatsızlığıydı. düzensizlik rutine bağlandığında ise bu hissiyat yerini gerginliğe bıraktı. sanki ipleyen varmış, hergün birileri gelip beni "oo emrah bey, bugün de hayatı ıskaladınız, güneş ışığını birazdan kapatıyoruz haberiniz olsun" diyip pis pis güler gibi.
sanki sakallarımı zorla kestiren adamlar bunlar.
tatsız.
ben nerden bulayım günün her dakikası, otobüste sırf kendisine yer verdim diye elindeki iki kocaman siyah poşetten birini "al bak su böreği bu çok güzel, götür evde yersiniz" diyerek elime tutuşturmaya çalışan yaşlı adamın samimiyetini. alamadım kendimi kötü hissetim, zira adam minnetini elinden geldiğince ödemeye çalışmıştı. ister istemez terslemiş bulundum. halbuki eve girip "anne! baba! siz benim iş bulup eve ekmek getirmemi bekliyorsunuz ama bakın ben börek getirdim!" diye bağırsam fena mı olurdu? "böylesi ikimiz için de daha iyi" diye düşünüp mantığımın sesini dinledim, havasız otobüste rahatsızca oturan amcanın kalbini kırdım. fazla üstelemedi. belli ki çok güvenmiyordu böreklerine.
gerçi o da nereden bilsin bizim her sohbette yavanoğlu peynirlisucuklarından yediğimizi.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment