Gözlüklerim yoktu ancak net bir biçimde görüyordum. Zaten baktığım yer de fazla uzak değildi. Yaptığım şey başlı başına garip olabilir ama dürbünlü tüfek kullanırken gözlük kullanmak da ayrı bir saçmalıktı. O kadar da değil.
Havanın erken kararmaya başlamasıyla artık saat dört-beş arası bir zamanda alenen karanlığı görmeye başlamıştık, utanıp sıkılmadan. Beşiktaş'ta, Ortaköy'e giden yolun kenarındaki kaldırımda durduğum zamanda da yine bu aydınlıktan karanlığa geçiş sürecindeydik. Üstelik tarih boyunca dinlere, efsanelere ilham sağlamış bu günlük ritüele hiç bir anlam da yüklenmiyordu. Zaten orada o saatte bulunmayı da ben seçmemiştim. Kendi iradem dahilinde o kadar uzun süre, en azından o saat diliminde orada bulunmazdım. Yolunda gitmeyen birşeyler vardı. Tedirgin olduğumu hatırlıyorum. Olağan seferlerini yapan vapur ve motorların yanı sıra Boğaz turuna müşteri çekmeye çalışan garip tekneler vardı. Korkuluklarına kadar suya gömülmüş, yüzmeyi yeni öğrenmiş çocuk gibi suyun içinde zorlukla ilerleyen, Arşimed'in daldaşşak sokaklara fırlamasından bir haber mühendislerce tasarlanmış tekneler. Birşeyler yolunda gitmiyordu.
Trafik yoğun değildi. Sırtımı kırk beş derecelik eğimiyle üzerinde yürümeyi her iki yön için de zor hale getiren Yıldız Yokuşu'na dönmüş, insanların yolu geçip kaldırıma ayak bastıkları noktada, trafik ışıklarının dibinde bu düzensiz hareketliliği kontrol altında tumaya çalışan elektronik trafik işaretçilerine bakıyordum. Bütün gün boyunca kırmızı sabit adam ve yeşilden müteharik muadili, insanları yolu katedip edemeyecekleri konusunda uyarıyor, ilginç bir şekilde, herkes bu ışıklı demirin uyarılarını oldukça ciddiye alıyordu.
Kırmızıdan yeşilden bağımsız olarak, ben dikkatle karşıya bakıyordum. Kalabalık, bir süre keskin bir kılıcın üzerine bırakılmış ipek misali önümde ayrılarak iki yanımdan geçti. Bir süre sonra insan sayısı azaldı. Havanın kararmasıyla ortalık iyice tenhalaştı. Ben ise elimde dürbünlü tüfeğim, namluyu doğrulttuğum trafik ışığına odaklanmış durumdaydım. Kırmızıdan yeşile dönen parıltıya hedef aldım. Tek gözümü kapatarak baktığım silahın üzerine sabitlenmiş dürbünden yalnızca kırmızı adamı görüyordum. Bu işi ilk kez yapan biri için oldukça kendimden emin ve rahattım. Belki de eylemin kaçınılmazlığından olsa gerek, kendime başka bir alternatif sunamamıştım.
Yeşil adam tekrar yerini kırmızıya bıraktığı anda tetiği çektim. Lanet olası piçin lambasını söndürmüştüm. Tekrar kendini gösterme sırası geldiğinde etrafında aydınlattığı küçük alanda karanlık hakim olacaktı.
Panikle nereden elime geçtiğini de bilmediğim tüfeği bir çöp konteynırına atarak koşmaya başladım. Şimdiye kadar çok ciddi bir kavgaya dahi girişmemiş olan ben, ilk cinayetimi işlemiştim. Bir arada yaşadığım korku ve rahatlamadan anladığım kadarıyla da kendime ait ciddi bir problemi çözmek için önemli birini vurmuştum. Çok az da vicdan azabı. Muhtemelen neye sebebiyet verdiğinden haberi olmayan suçsuz bir adamdı. Belki de tek şanssızlığı o gün, hergün olduğu gibi, Beşiktaş rıhtımında o kadar uzun süre belediye başkanı gibi ilçe düzenini sağlamaya çalışmasıydı. Sana mı kaldı lan o iş, piç!
Bir an önce Kadıköy'e ulaşmalıydım. Orada güvende olacaktım. En kısa yol bildiğim yoldur diye düşünüp vapur iskelesine doğru koştum. Biraz önce cinayet işleyen bir adamdan çok bakkala ekmek almaya gönderilmiş çocuk bilinciyle gişeye ulaşmadan hazırladığım parayı demir parmaklığın diğer tarafındaki kadına uzattım. Kırk kuruşluk jeton şüphesiz ki beni istediğim yere götürmeyecekti. İskeleye yanaşmış, üzerinde büyük harflerle "boğaz turu" yazan tekneye atladım. En azından Karaköy'e gidip oradan Kadıköy'e ulaşabilirdim. Ancak tekne beni ters köşeye yatırmış, kıyıdan oldukça uzaklaşıp Marmara'ya doğru açılmaya başlamıştı. Geriye dönüp baktığımda ise, Beşiktaş ise bütünüyle birbirine girmiş, algımın ötesinde bir, yıkım desen yıkım değil, garip bir değişime, geri dönüşümsüz bir deformasyona uğruyordu. Her dakika Kadıköy'den biraz daha uzaklaşıyordum.
Uyandığımda ofisteydim. Bu garip rüyanın hangi düşünceden, ruh halinden beslenip ortaya çıktığını az çok kestiriyordum. Doğru bağlantıları kurup, metaforlarla yüklü bir romanı çözdüğümden değil de bizzat benim kafamın içinde olduğundan bu bilgiye herkesten daha hakim olacaktım.
Uzun süredir tanıdıklarım yerine gün içinde bir iki kez sigara/çakmak istemek dışında fazla bir sohbetimin olmadığı çalışanlardan birinin masasına yöneldim. Seçimi neye göre yaptığımı hatırlamıyorum, zaten doğru kişi olduğundan da emin değildim. O an için o tarafa gitmek doğru geldi. Sırtı bana dönük adam geldiğimi farkedince sandalyesinde dönüp ayağa kalktı. Rüyamı anlatmaya başladım, bunun uzun zamandır aklıma takılan, en basit tabiriyle "hergün bu ofise gide gele ne kadar mal, ne kadar sığır insanlar olmaya başladığımız" hususundan bahsettim. Vurduğum kırmızı adam da artık kafamda nerden ne şekilde yer ettiyse bu gidişatı körükleyen bir zamazingoydu. Sürecin en büyük sorumlulularından biri olarak gördüğüm iş yerinden herhangi bir çalışan da beklediğim tepkiyi anlattıklarımı anlamayarak vermişti.
İkinci kez (bu sefer gerçekten) uyandığımda doğal olarak yatağımdayım. Bir süre sağa sola döndüm. Doğrulduğumda gördüğüm rüyayı düşündüm, Kargamecmua'da ilk yazımın yayınladığı gün aklıma geldi. Bara oturup 2 sayfa ayrılmış yazımı tekrar tekrar okumuş, sarhoş olana kadar hızlıca bira içip suratımda aptal bir ifadeyle dergiye bakmıştım.
Son dört ayda ise el emeği göz nuru beynimi iddaa kuponlarının, internette ucuz ürün takibinin, "ya adamlar mikrosoftta çok paralı proje yapmışlar aslında süper fikir biz de yapabilirdik" sohbetlerinin, kolay yoldan zengin olma çabalarının hizmetine açmıştım. Neyse ki artık vergi iadesi diye birşey yoktu da "deterjan fişleri de kabul ediliyor mu" diye düşünmek zorunda kalmıyordum.
Artık trafik lambalarını mı vururum ne yaparım bilmiyorum ama bundan beş sene sonra "Issız Adam ne filmdi be" diyeceksem eğer sgkeyim ben böyle proleteryayı.
Sunday, November 15, 2009
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment