Tuesday, December 1, 2009

aferin ya, aferin

birinci kısım

sene 1993 bilemedin '94. henüz seksenlerin sonunda doksanların başında çocuk olmanın, o dönemde çocuk olunmasına rağmen moda olmadığı zamanlar. hergün ninja kaplumbağa izleyip misket üttüğümüz, mahalle maçlarına günde tek antrenmanla hazırlandığımız zamanlar. yine sonraki hafta hüseyinlerle yapacağımız maçın hazırlıklarına pazar pikniği yüzünden takımdan ayrı düz koşuyla devam ettiğim bir haftasonunun ertesinde aynanın karşısına geçmiş, ağzımın kenarına düzensiz aralıklarla yapışmış reçelli ekmek kırıntılarına aldırış etmeden yakalığımı bağlıyor, iki gün içinde üzerinde kan, ter ve sümükle motiften motife koşacağım mendilimi olası bir kontrol için cebime tıkıştırıyordum. şimdi düşünüyorum da eğitim hayatı boyunca ilk 2 yıl için mendilsiz ilkokula, spor ayakkabıyla ortaokula, kravatsız veya jöleli saçla liseye gitmek; 1989 öncesi doğu almanyadan batı almanyaya kaçak geçmek gibi birşeydi. nasıl bir heyecan tutkusu, nasıl bir gözü karalıktı bu! ya da herşeyden evvel, neyin mücadelesiydi?
okul hayatına alışmış olmanın verdiği olgunlukla sakince kahvaltımı tamamlayıp dışarı çıktım. biz trabzon'dan ayrıldıktan sonra eski evimizi satın olacak olan bakkal, henüz babamın gerçekleşmesine en az beş yıl olan terfisinden habersizce selam verdi. ancak eminim binüçyüz milimetre civarı uzunluktaki bu genç adamın bir sanat aktivitesine dahil olmak adına o gün okulca devlet tiyatrosuna giden topluluğun parçası olacağını bilse gururla elini göğsüne götürüp hafifçe eğilerek beni uğurlardı.
görsel sanatlara olan ilgim birkaç yıl öncesine dayansa da sadece sinema ile kısıtlıydı. hatta birinci sınıfta yine okulca gidilen bir etkinlikte yüz küsür arkadaşımla beraber bir sinema salonunu doldurmuş, ninja kaplumbağaların haysiyetsiz şıredır ve adamlarının çok afedersiniz, .mını g.tünü bir ettiği filmi heyecanla izlemiştik. öyle ki her dövüş sahnesinde mendillerini havada sallayarak "niinca niinca" diye bağıran topluluğu başlangıçta "ama arkadaşlar susarsanız filmi daha rahat izleriz, rica edicem, sinema burası" diye uyarmayı düşünüp, ardından donatello'nun sopasını döndüre döndüre iki hasmını alaşağı ettiğini görünce dayanamayıp ben de sümüklü mendilimle sürece müdahil olmuştum.
neyse ki o gün benzer talihsizlikler yaşanmayacaktı. hepimiz sınıf öğretmenimiz tarafından günler öncesinden bağırmamamız, barzo gibi sahneye atlamamamız ve oyun esnasında sanatçılara soru sormamamız konusunda ciddi şekilde uyarılmıştık. özellike son uyarının ardından bazı öğrencilerde homurdanma, hayal kırıklığı ve memnuniyetsizlik belirtileri baş gösterdi.
boy sırasına girip üçerli gruplar halinde sıralandık. daha seviyeli muhabbetlerin döndüğü arka sıralara kaynamak için solumdaki 2 arkadaşımı bir önceki güne göre onlardan daha uzun olduğuma ikna edip sağıma aldım. yolculuk sorunsuzca başlamıştı. çevre esnafa el sallayıp gülücükler saçan kendi arasında ise analı bacılı küfürleşen yüzlerce mavi küçük insan, nihayet kendilerini tiyatroya götürecek olan ana yola ulaşmıştı. ancak işin zorlu kısmı şimdi başlıyordu. zira 60'ar kişilik sınıfların başında tek öğretmen bulunması ve yürünen yolun kalabalıklığı, ortamına göre iblise dönüşebilen biz gremlin yavruları için bulunmaz bir nimetti. önce yavaşça hızlanarak sınıf sırasına göre önümüzde bulunması gereken 2A sınıfını sollayıp konvoyun önüne geçtik. bu noktadan sonra ise sınıf içinde bölünmeler başlamıştı zira boy sırasına göre en arkada bulunması gereken ali, bizi depar atarak geride bırakıp araç trafiğinin yoğun olduğu yola doğru koşmaya başladı. ilkokuldan sonra tekrar görmediğim ancak okuduğu lisede resim hocasından dahi dayak yiyip sigara içilmedik tuvalet bırakmadığından şüphem olmayan bu kazulet gibi çocuğun peşinde henüz aramıza o sene katılan mehmet de koşmaya başladı. mehmet'in zaten gaziantepspor'a transfer olmuş güney afrikalı zenciler gibi geldiği bu alakasız şehirde zerre adaptasyon sorunu yaşamaması yeterince garip değilmiş gibi bir de hayvanlık konusunda ali'yle yarışmaya başlaması hepimizin gururuna dokunmuştu. bütün 2C erkekleri olarak ipini koparmış bir it sürüsü gibi yola akın etmeye başlamıştık. tam bu sırada ali, kendinden beklenmeyen bir hareketle trafik ışığı ya da polisinin olmadığı bir noktada arabaların karşısına geçip kollarını açmış, tiananmen alanında tankların karşısında durmuş bir özgürlük savaşçısı gibi trafiği durdurmuştu. bir yandan da sol eliyle yola sağdan giriş yapan bizden karşıya daha hızlı geçmemizi istiyordu. çünkü bu ulu halk kahramanının da kudretinin bir haddi vardı.
yolun karşı tarafında grubun geri kalanını bekledik. koşmaktan pancara dönen ali'nin "öğretmenim, arkadaşları karşıya geçird.." cümlesi okkalı bir tokatla kesilmişti. yola sakince devam ederken arka sıralardan "olum siz niye koşuyosunuz" diye cılız bir serzeniş yükseliyordu.

devamı bir kaç gün sonra

0 comments: