Kolundaki ucuz metal saate göz ucuyla baktı. Gecikmiş olmasına rağmen telaşa kapılmadı. Ağır adımlarla geniş kapıdan geçip duvarları beyaza boyanmış, içi metalik renkli eşyalarla dolu, hijyenik, iç sıkıcı mutfağa girdi. Ocağın başına geçip gazı kısarak önünde durduğu büyük tencerenin kapağını kaldırdı. Fokurdayarak kaynayan yemek yoğun ve kokulu bir buhar kütlesini yüzüne gönderdi. Bir anda terleyen alnını silerken yemeği karıştırmaya başladı. Bir parça patatesi ağzına atıp çiğnedi. İkna olmuş halde gazı tamamen kapatıp tencereyi güçlükle kaldırdı. Kendisi gibi beyaz kıyafetler giyinmiş, ağzı maskeyle kapalı aşçı “Acele et, saat onikiye geliyor” diye seslendi.
Homurdanarak etli patates yemeğini yemekhanede duran boş bir karavanaya boşalttı. Bulaşık makinasının yanında kuleler halinde duran onlarca tabağı bir kaç seferde bankoların yanına taşıdı. En üstteki tabağı alıp okkalı bir balgam tükürdükten sonra kabahatini tabağa yayarak gizledi. Diğerlerinin biraz uzağına, ayrı bir yere bırakıp eldivenlerini ve maskesini değiştirmek üzere tekrar mutfağa döndü.
Çok uluslu bir şirketin yemekhanesinde tek uluslu yemekler yapıyordu. Ellili yaşlarındaydı. İşinden pek şikayetçi değildi. Hiçbir zaman beş yıldızlı bir otelin mutfağında üzeri otantik yapraklarla süslü, bulunduğu tabağın çeyreğini kaplayan garip isimli yemekler yapmak gibi bir hedefi olmamıştı. Televizyonda, lüks lokantalarda bedava yemek yiyip mekanı herkese tavsiye eden gurmelerin olduğu programları gördükçe “Kayık kadar tabağa çük kadar yemek koymak ne s.kime dermandır” diyordu. Her öğlen olduğu gibi o gün de yine normal boyutlu tabaklara kendince normal miktarda yemekler koyacaktı ve her öğlen olduğu gibi, o öğlen de aynı saatte aynı insanlar kapıları açılır açılmaz bu basık tavanlı, iyi aydınlatılmış temiz alana doluşacaklardı.
Satış sorumluları, insan kaynakları çalışanları, üst düzey yöneticiler… Günün herhangi bir saatinde prensiplerinden ödün vermeyen, emir-komuta zinciri el verdiği ölçüde herkese emirler yağdıran bu iyi giyimli, mağrur duruşlu insanlar gözü dönmüş bir şekilde önlerindeki tepsileri ihtiyaçlarından fazla yemekle dolduracak, bir buçuk saat boyunca ağızları dolu bir şekilde futbol, ilişkiler ve bilimum şirket içi dedikodular hakkında şapırtılar eşliğinde konuşacaklardı.
Kapıların açılmasıyla içeri doluşan sabırsız kalabalık, gürültüyle turnikelere ileredi. Bu taaruz ona hep çocukluğunda yaz tatili için gittiği köyü, daha doğrusu çiftçilerin boşalttığı yeme şuursuzca saldıran büyükbaş hayvanları hatırlatıyordu. Birbirleriyle itişen, kavga eden, zaman zaman yemeği bırakıp önündeki dişinin sırtına çıkarak neslini sürdürmeye çalışan sığırlar ve hedefe ulaşıp tepesinden boşalan arpanın altına kafasını sokanları, bağırıp havaya tekmeler savurarak uzaklaştırmaya çalışan çiftçi gözünün önüne geliyordu.
Hızla tabakları doldurup önündeki bankoya koymaya başladı. Ancak insanlar onun hızını yetersiz bırakıyor, yemekleri birbiri ardına tepsilerine yerleştiriyordu.
O sırada önüne geçen adamla “kibarca” tartışan kadını ve çevresinde biriken insanları farketti. Adam her ne kadar bunun mesele edilecek bir durum olmadığını izah etse de, kadın açlığın da yarattığı gerginlikle, adamın sırasına tecavüz ettiğini ve bunun kişilik haklarına saygısızlık olduğunu yüksek sesle savunuyordu. Yeme hücum eden sürünün beraberinde getirdiği bok kokusunu bir kez daha duyumsadı. Yüzünü ekşiterek tabakları doldurmaya devam etti.
Biraz önce tartıştığı adamın önünde turnikeyi geçen kadın, sinirli bir şeklide eline aldığı tabağı yüzüne yaklaştırarak kokladı. İçine çektiği her nefesten sonra yüzündeki memnuniyetsizlik ifadesi kuvvetlendi. “Çok ağır kokuyor, ne yağı kullanıyorsunuz yahu ?” dedi. Cevabı beklemeden tabağı tepsisine koyup ilerledi.
“Hah gene yağa çemkirdi. Dünya dursa yağından bileceksiniz .mına koyim”.
Sıradaki yoğunluk azalmış, yemekhanede bu kez çatal bıçak sesleri yükselmeye başlamıştı. Bu sırada yanında güzel bir kadınla içeri giren Tarık Bey’i gördü. Otuzlarının başında, uzun boylu, sık saçlı bu genç adam, sıranın kendilerine gelmesini beklerken bütün sosyal hünerlerini sergiliyordu. Turnikelerden geçip, yemekhane dışında pek selamlaşmadığı aşçıya dönüp coşkuyla konuşmaya başladı.
Hergün bu adamın kendisini aptal yerine koymasına artık aldırış etmiyordu. Sahte bir gülüşle onu karşılıyor, ne söylediğine dikkat bile etmeden kravatını hafif gevşetmiş, saçları jöleye bulanmış adamı sesi kısılmış bir televizyon gibi izliyordu. Bu sessiz gösterinin hergün aynı kararlılık ve şevkle nasıl tekrarlandığını anlamaya çalıştı. Vazgeçilmez bir çıkarın varlığı yadsınamazdı. Ne var ki bu varlık, Tarık Bey’in hayatta her istediğini elde etmek adına sergilediği oyunlardan hergün birine tanıklık etmesini anlamlı kılmıyordu. Kafasına tekme yiyen danalar bile bir sonraki denemelerinde daha dikkatli ve çekingen oluyorlardı. Bir kaç saniyeye sığdırdığı bu düşüncelerden yorulup dinlemeye başladı.
“...Heryerde koyuyoruz cimboma, hiç farketmez değil mi Mehmet Usta?” Başıyla sessizce onayladı. Beklediği tepkiyi aldığını düşününce devam etti: “Çok acıktık Mehmet Usta ya, bi torpil yapıcan mı kardeşine ?”
Bu kez yüzündeki gülümseme samimi bir hal aldı. Arkasını dönüp kenara ayırdığı tabağa uzandı. Henüz kurumamış yeşil, seyrek balgamın üzerine karavanadan seçtiği etleri keyifle doldurdu...
Kolundaki ucuz metal saate göz ucuyla baktı. Ağır koku ve yemek artıklarına bulanmış kıyafetini değiştirdi. Çantasını alıp çıkışa yöneldi. Dalgın dalgın yürürken dışarıda akşam güneşinin ışıklarıyla kendine geldi. Kamaşan gözlerini eliyle bir süre korudu. Yorgun bedeninin yol alması iyice güçleşiyordu. İki yanından akıp giden konuşmaları duymamaya çalıştı. Hızlanarak personel servislerine giden kalabalıktan ayrılıp evine doğru yürümeye başladı.
Geçtiği sokaklarda dinginlik hakimdi. Otobüslerden inen insanlar, kapanma hazırlıkları yapan dükkanlara giriyor, sıcak ve boğucu havada yüklerini arttırarak evlerine dönüyorlardı. Oturduğu yere yüz metre kala önünden geçtiği kebapçıdaki döner tezgahına baktı. Acıkmıştı. İçeriden gelen pişmiş et kokusunu bir kaç kez derin derin soludu. Midesindeki boşluğu iyiden iyiye hissetti. Dönüp loş ışıklı tenha lokantaya girdi. Kapıya yakın masalardan birine oturdu. Gözünü ayırmadığı dönerle arasına giren garsondan dürüm ve ayran istedi. Dikdörtgen şeklindeki uzun salonda ondan başka iki müşteri vardı. Kapıya en yakın masada oturan yaşlı bir kadın torunuyla yemek yemiş, hesabı ödemek için bekliyordu.
Garson kısa sürede hazırlanan siparişleri önüne bıraktı. Sabırsızlıkla içi et ve sebze dolu pişmiş hamuru alıp büyük bir lokma ısırdı. Dişlerinin uyguladığı basınçla ağzının içine suyu yayılan soğanın tadını aldı. Yemeği büyük bir hayalkırıklığı ve sinirle tabağa bırakıp garsonu çağırdı. Siparişinin değiştirilmesini istemeden önce bir süre azarladı. Bu sırada kadın, torununu kolundan tutup göz ucuyla deliye dönmüş adama bakarak hesabın gelmesini beklemeden kasaya yürüdü. Para üstünü alıp hızla dışarı çıktı.
Garson elinde tabakla geri dönerken adam kafasını uzatıp döner tezgahına bir kez daha baktı. Demire geçirilmiş et yığınını iki ucundan tutup ısırmak, ağız dolusu eti çiğnerken yağın ağzının kenarlarından süzülüşünü hissetmek için büyük bir istek duydu.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment