- bir tahayyül et. elli küsür yaşındasın. fazla haddini aşmamak kaydıyla mutlu ve sağlıklı biri olduğunu düşünebilirsin. ama hayatın biraz monoton. her ne kadar seni seven bir eşin, birbirinden sorunsuz iki çocuğun, bol kazançlı bir işin olsa da bu gidişat arada sana biraz fazla rutin olduğunu hissettiriyor. her sabah aynı saatte kalkıp, kahveni içip şehrin lüks sayılabilecek semtlerinin birindeki evinden, ortalama üstü arabanla bir plazaya gidiyorsun. asansörün aynasında son kez giydiğin takımı kontrol ettikten sonra ofise girip akşam beşte bırakmak üzere işine başlıyorsun. eve adımını atarken de o yorgunlukla bir de dia poşetleri taşımak zorunda kalmadığın için apartman görevlisine minnet duyuyorsun.
birgün yine aynı saatte aynı alarm tonuyla uyanıyorsun. kalkıp işine gidiyorsun. toplantılar, hararetli telefon konuşmaları, pazarlıklar... mesai bitiminde, bir dakika tolerans göstermeden çantanı kaptığın gibi işten fırlıyorsun. arabana binip evine varıyorsun. üstünü değiştirip salona ilerliyorsun. mutfağın önünden geçtikten sonra bir kaç saniye duraksayıp geri yürüyorsun. kafanı açık kapıdan uzattığında, o güne kadar hiç görmediğin birisinin buzdolabında birşeyler aradığını görüyorsun. şaşkınlıkla izliyorsun adamı. dolaptaki işini hallettikten sonra dönüp sana gülümseyerek selam veriyor. yanından geçip salona ilerliyor. anlam veremiyorsun. peşinden salona gidiyorsun.
masaya kurulmuş sofraya doğru yürüyorsun. o sırada bu şahasın eşinle gayet samimi bir şekilde sohbet ettiğini görüyorsun. hatta sofranın hazırlanmasına bile yardım ediyor.
çocuklarına o gün okulda neler yaptıklarını soruyor. kafalarını okşayıp sofraya oturuyor. beraber yemek yiyorsunuz. anlamıyorsun. gariptir, birşey de söylemiyorsun.
uyku zamanı gelince çocukları yatırıp bu gizemli bile olmayan tembel görünüşlü adamın ne yapacağını merak ediyorsun. o ise, eliyle koymuş gibi dolaptan rahatlıkla bulduğu battaniyeyi alıp salondaki kanepeye kıvrılıyor. sen de her zamanki yerine, eşinin yanına yatıyorsun. bu garip durumu sorgulamak geçiyor içinden ama uykusuzluğun ağır basıyor.
günler haftalar bu şekilde geçiyor. evdeki herkesin seninle iletişimi o günden önce nasılsa aynı şekilde devam ediyor. karın seni sevdiğini söylüyor, çocukların sen işten dönünce boynuna atlıyor, haftasonları dışarı çıkıyorsunuz ancak 'O' hep evde. asla dışarı çıkmıyor, herkesi senelerdir tanıyormuş gibi evin içinde rahatça dolaşıyor, konuşuyor, yemek yiyor, uyuyor.. ve bunları yaparken de ne seni ne başkasını rahatsız etmiyor, hiçbir hareketi sana batmıyor ama evini de mutlak suretle terketmiyor. sizinle yaşıyor.
böyle bir durum çok acayip olmaz mıydı abi ?
-efendim?
-böyle bir anda evinde biri yaşamaya başlasa diyorum ve senden başka kimse bunu garipsemese, ne acayip olur dimi?
normalin üzerinde bir coşkuyla güldü.
can hankendi, amerika'dan döneli dört gün olmuştu ve o cuma akşamına kadar yaptıklarının ne kadarını hatırladığı konusunda pek bir fikrim yoktu. yine hatırlanmaması için elimizden geleni yapacağımız bir gece için aslıdeniz'in de katılımıyla yiğit'in evinde toplanmıştık. esasen o gün için kendi evimde televizyon, ev yemeği ve uyku üzerine planlar yapmıştım. masum bir "buralardaysanız görüşelim" konuşmasının bir saat sonrasında kafamda garip bir aile tablosu oluşturup etrafımdakilere anlatır haldeydim. o aralar sürekli ailevi problemler yaşadığımdan ya da kafamda geleceğe dair aile planları yaptığımdan değil de, sadece o an için o konudan bahsetmek istediğimi hatırlıyorum. benzer şekilde, aynı gece oscar adaylık ve ödül törenleri standartlarını değiştirmek üzere bir "oscar'a uygunluk koşulları" kitapçığı da yazmayı düşünmüştüm. ancak bilgisayarla uzaktan izlemek dışında bir alakam olmadı.
belirttiğim gibi evde huzurlu bir cuma gecesi geçirmek niyetindeydim. gerçi yine bir evdeydim ve yığıldığım koltukta oldukça huzurluydum. yarı uyur halde, arada muhabbete katılmak için bulunduğum yerden saçmalıyordum. alimay'ın bize katılımıyla kendime yeni bir av bulduğumu farkettim:
-alimay!
-efendim
-bir tahayyül et. elli küsür yaşındasın. fazla haddini aşmamak kaydıyla mutlu ve sağlıklı biri olduğunu düşünebilirsin. ama hayatın biraz monoton. her ne kadar seni seven bir eşin, birbirinden sorunsuz iki çocuğun...
...
...ve bunları yaparken de ne seni ne başkasını rahatsız etmiyor, hiçbir hareketi sana batmıyor ama evini de mutlak suretle terketmiyor. sizinle yaşıyor.
böyle bir durum çok acayip olmaz mıydı abi ?
-böyle birşey nasıl olur diye mi soruyorsun?
-hayır birşey sormuyorum. sadece böyle bir durum garip olurdu değil mi diyorum.
-olurdu da abi ben neden kimseyle birşey konuşmuyorum?
-öyle işte bu adam iyi bir adama benziyor, ses çıkarmıyorsun.
-hahahah.. hasiktir!
terbiyesiz cevabına karşın, evin yüz metre uzağındaki bakkaldan yaptığı alışveriş,
alimay'ın bize katılımının gecenin en güzel olayı olmasını sağladı. hatta getirdiği hediyelerden bir tanesini yiğit hızlı tüketim yoluyla zimmetine geçirmeye çalışsa da oluşturduğumuz kolej takımı havasından ödün vermedik.
eve gitmek istiyordum ancak durumun buna pek müsait değildi. babamın karşısına boş bakan kıpkırmızı gözler ve anlamsız kahkahalarla çıkmak istemiyordum doğal olarak. bir süre kendime gelmeyi bekledim. bu süreçte ödemesi on dakikayı aşan bir yemek siparişi verdik. ilerleyen saatlerde yalın'ın katılımı iyice uyuşmuş beynimde şimşekler çaktırdı. derhal yalın'ı karşıma aldım
-yalın!
-efendim.
-bir tahayyül et. elli küsür yaşındasın. fazla haddini aşmamak kaydıyla mutlu ve sağlıklı biri olduğunu düşünebilirsin. ama hayatın biraz monoton. her ne kadar seni seven bir eşin, birbirinden sorunsuz iki çocuğun...
...günler haftalar bu şekilde geçiy...
ancak yalın sözümü bitirmeme izin vermedi
-ben nerede yatıyorum?
-ne?
-ben, nerede yatıyorum? bu adam beni kanepeye mi atıyor?
-ne demek ya "nerde yatıyorum", yatağında yatıyorsun işte.
-ha tamam o zaman sorun yok.
-nası sorun yok? şu senaryoda tek kafana takılan şey nerde yattığın mı? uykuna zeval gelmedikten sonra evde kim gezerse gezsin mi diyorsun?
-abi bu adam karımı falan s.kiyor mu?
-oha abi yok öyle birşey. adam geziniyor ortalıkta, kadın da olabilir. sadece yabancı biri olarak düşün, cinsiyet önemsiz.
-ya sen ne soracaksın?
-abi bir soru yok, dur bitireyim şunu, sıçtın içine.
-yani ona göre dinleyeyim dedim
yalın'ın bu girişken tavrı biraz canımı sıkmıştı. kafamdaki garip aileyi yalın’a aktarmaktan vazgeçtim. düşünmem gereken daha önemli sorunlarım vardı. saat on biri geçtiğinden kadıköy'den eve ulaşım imkanım kalmamıştı. ayrıca eve gitsem bile halen saçmalar vaziyetteydim. "gidip şüphe çekmemek için evdekilere normal bir konuşma yapsam" diye düşündüm. bu fikrimi etrafımdakilerle paylaştığımda olumlu tepkiler aldım. kafamda bir metin hazırladım:
"merabalar. nasıl gidiyor işler? eh benim dersler de fena değil. ya diyordum ki; okulu bu dönem bitiririm heralde, ondan sonra askere giderim. dönünce de işin başına geçip evlenirim. bu evin yakınlarında da bir ev tutarım, yaşayıp giderim öyle"
anne-babama sempatik görünmek adına yapacağım bu konuşmanın tehlikeli sonuçları olabileceğini farkettiğimde geceyi yiğit'in evindeki beyaz kanepede geçirmeye karar verdim. her ne kadar mevzubahis kanepedeki en son uyuma girişimimde alimay'la birbirimizin suratını tekmeyerek uyandıysak da o geceden umutluydum. zaten uykuya dalmam için göz kapaklarımı kapamam yeterliydi.
ertesi sabah, yiğit can aslıdeniz ve yalın, önceki geceye kaldıkları yerden devam etmeye karar verince benim gidişim biraz daha gecikti. alimay, radyo programını hazırlamak için geceden eve dönmüştü. biz de yiğit'in evinde yeterince zaman geçirdiğimizi düşündüğümüzde kadıköy'e gitmeye karar verdik. beş kişi taksi bulmakta oldukça zorlandık. hatta ben bir ara yolcusu olan bir taksiciye bizi kabul etmesi için baskı yaptım. yolcusunu yarı yolda bırakamayacağını söyledi. saygı duydum.
moda'da kıtlıktan çıkmışçasına yemek yerken ben tekrar evime dönme planları yapmaya başladım. hala kendime gelebilmiş değildim ancak daha fazla bundan kaçamazdım. babama işinin emin ellerde olduğunu ve askerliğimi yaptıktan sonra düğün hazırlıklarına başlayabileceğini söylemem kaçınılmazdı. karşımda oturan yalın ve aslıdeniz'le tekrar prova yaptım. artık hazırdım.
güzel insanları yiğit'in evine gitmek üzere moda'da terk ettikten sonra ankara'dan gelen tanıdık bir yüze rastladım. zaten planlarım dahilinde olan buluşma erkene alındı. ancak zaman darlığı söz konusuydu. fazla enerjim kalmadığı için yine moda'da bulunan arkadaş evi davetini reddettim. kısa ve hoş bir sohbet sonrası pazar günü görüşmek üzere ayrıldık.
eve gitmeden önce iyice kendime gelmek adına karga'da bir kahve içmeye karar verdim. kapıdan içeri girdiğimde beni karşılayan yoğun ses ve yüksek bas, on dakika önce davet edildiğim evde kahve olup olmadığını kontrol etmeme sebebiyet verdi. olumlu yanıtla beraber kısa bir yürüyüş sonrası bana ait olmayan bir başka eve daha adımımı attım. kahvemi bitirmemin ardından sabahki ritüelin orada devam ettiğini farkettim. iradeli olup kendimi dışarıda tutacaktım. yirmi dakika sonra tekrar kızaran gözlerimin normale dönmesini iki buçuk saat daha bekledim.
ayılmama yardımcı olacağını umduğum yağmur eşliğinde rıhtıma yürüyüp otobüse bindim. yarı uyur halde geçen yolculuğun ardından apartmana ulatşım. asansör kapısını kapatıp düğmeye bastıktan sonra aynaya dönüp gözlerimi kontrol ettim. iki gündür üzerinde çalıştığım konuşmayı tekrar kendime hatırlattım.
evin dış kapısını "bir ihtimal kimse yoktur" ümidiyle kendi anahtarımla tek hamlede açtım. kilitli değildi. salondan içeri kafamı uzatıp televizyon izleyen anne ve babama selam verdim. montumu çıkarıp odaya girdim. karşılarındaki koltuğa oturdum. babama dönüp konuşmaya başladım:
- bir tahayyül et. elli küsür yaşındasın...
Wednesday, December 24, 2008
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
4 comments:
sevgili günlük,
bugün sabah kalktım, dişlerimi fırçaladım. sonra mutfağa gittim, ananem kahvaltı hazırladı, kahvaltı yedim. bugün kahvaltıda bal, reçel, peynir yedim. sonra ananem önlüğümü giydirdi. servisi beklemeye indim. servis geldi, beni okula götürdü. bugün okulda türkçe, hayat bilgisi, fen, matematik dersleri vardı.
ben başlığı da beğendim.
sevgili dürrük, bugün quizde emrah'ın kağıdını alıp iyilik yapıyormuş gibi gözükürken onun doğru cevaplarını silip yerlerine pipiler çizip kağıdı asistana verdim, verimli bi gündü. emrah mert oldugu kadar saf bi anadolu delikanlisi galiba.
abi yiğit ayıcık gibi köşesine çekilip yiyodu yine o çikolatayı zor aldık elinden cidden. ayrıca yalın kafası diye bir şey var ben buna inanıyorum artık.
Post a Comment