dirseklerimi önünde oturduğum masanın üzerine koymuş, telefonumu iki elimle sıkıca tutuyordum. biraz heyecanlı, ne yalan söyleyeyim biraz da gergindim. gözlerim, 240x320 piksel çözünürlükteki ekrandaki figürlere kilitlenmişti. konsantrasyonum, etrafımdaki insan ve eşyayla ilişiğimi kesmemi kolaylaştırsa da başımda dolaşan, sıkıntı sahibi ve iletişim arsızı kişilerin beni rahatsız etmesini engelleyemiyordu. halbuki ben sadece önümdeki işle ilgilenmek istiyordum.
mecburen telefonumda oynadığım Snake-3D isimli oyunu kapatıp solumda bekleyen beyaz gömlekli, siyah pantalonlu ve isminin kadir olduğunu kırmızı yeleğinin üzerindeki kartvizitten anladığım çalışana kafamı çevirmeden sakince "bi ufak çay alabilirmiyim" dedim. garson, (biz kendisine kısaca kadir diyelim) bi ufak çayı getirmek üzere mutfağa doğru giderken dört kişinin kullanımına yetecek boyutlarda; koyu kahverengi; üzerinde çantam, şekerlik, kül tablası ve kadir'in benim için işaretlediği adisyonun bulunduğu masadan yavaşça kafamı kaldırdım. dört kişi için ideal boyutlarda olmasına karşın olumsuz hava koşulları için yapılan tahta yapının, cam kenarına yanaştırıldığından masanın maksimum aktif kullanıcı kapasitesi 3'e düşmüştü. ben ise birbirinden güzel dört bacağı bulunan bu eşyayı tek başıma işgal ediyordum.
şarjı bitmeye yüz tutmuş ve muhtemelen kapalı olduğundan benden başkasının haberdar olmayacağı telefonumu katlayıp (evet kapaklı bir telefonum var) cebime koydum. sandalyeden ayrılmadan kıvrak vücut hareketleriyle sağımadki tahtadan mamul ve camlarla boşluklandırılmuş paravansı yapıya biraz daha yaklaştım. camdan dışarı boğazı izler numarası yaparken sağ bacağımı da optimum sıcaklıkta yanan kalorifere iyice yapıştırdım. lisede cam kenarında kalorifere yasladığım kollarıma kafamı gömüp uyuduğum günler aklıma geldi. "servis kaçmayacak olsa çok temiz uyurdum" diye içimden geçirdim. kaloriferle yakınlaşmamın bedeli olarak gözlüksüz gerçekleştirdiğim boğazı izleme görevimdeki başarısızlığımdan sıkılınca etrafıma bakındım. çay bahçesinin kapalı kısmı, iskambil oyunları ve erkek egemen müşteri profili eksiklerini göz ardı edersek tam bir kıraathaneyi andırıyordu. sobanın etrafındaki masalar soba yanmamasına rağmen boştu. insanlar ise anlamsız bir şekilde cam kenarlarına doluşmuştu. anlamsızdı zira L şeklinde konumlanmış camların önündeki masalardan sadece benim oturduğum kenardakiler boğaz manzaralıydı.
etrafımdaki insanların oluşturduğu hareketsiz gürültüden sıkılıp çantamdan aylak adam'ı çıkardım. bir kaç satır okumuştum ki ortama ayak uyduramayan bu hareketime arka masadan tepki geldi.
sırtım dönük olduğu için oturduğumdan beri varlığından bi'haber olduğum 25-28 yaşlarındaki 2 adam, kendilerine katılan üçüncü arkadaşlarıyla beraber hararetli bir sohbete başladılar. ancak kullandıkları desibel miktarı okumaya çalıştığım kitapla arama girmekteydi. fazla diretmedim. kadir de, sağolsun, çayımı getirince bir sigara yakıp radyo yayını dinlercesine masalarını tam verimle kullanan üç kişiye kulak kabarttım. ilişkiler üzerine olduğu ilk cümlesinden anlaşılan bu yayının üç katılımcısı vardı (doğal olarak). kalın sesli adam, tavsiye ve tecrübe eksiği olup arada durumunu açıklamaya çalışan normal sesli adam ve konuşmayan adam. bir de kadir. ama kadir o masanın da siparişini aldıktan sonra mutfağa yöneldi. gidişi rahatlatsa da, bir süre kadir'in ikinci çay için ne zaman beni ve dışardan masa olarak görünen krallığımı zorlayacağını düşündüm. bu sebepten de kalın sesli adamın konuşmasının ancak ortasına yetişebildim. üç senelik sevgilisiyle ne kadar yüzeysel bir ilişki yaşadığını anlatan adam, başlangıçta durumunu iyi analiz edip zaman zaman kendini de suçlu bulduğunu ele verir özeleştirileriyle takdirimi kazansa da bir süre sonra "abi başkalarıyla gezmesine ses çıkarmıyordum, kıskanmıyordum. banane ne yaparsa yapsın" sözleriyle benden geri dönüşümsüz olarak "godoş" damgası yiyordu. çayımı yudumlayıp bütün dikkatimi arka masaya yönelttim. zira kalın sesli adamın şahsi şovuna çevirmeye çalıştığı dertleşme seansı aslında oldukça ilginç detaylar barındırıyordu. tercübe ve tavsiye yoksunu adamın ilişkisi henüz bir kaç haftalıktı ve hayatındaki bu değişikliğe alışamadığından bahsediyordu ancak kalın sesli öküz, ne kadar piç ve güçlü bir insan olduğunu kanıtlamak için sürekli olarak eski sevgililerine kendi deyimiyle nasıl tekmeyi koyduğundan ve onları nasıl kullandığından dem vuruyor, farkında olmadan bir ilişkiyi başlamadan bitirmeye çalışıyordu. duruma sessiz eleman da sessiz kalmaya devam edince bilgilendirme seansı akıl almaz bir hal aldı. bir taraf "abi acaba bir kaç hafta daha baksammı" diyor, diğer taraf "olum yüzüne bakmaya tiksiniyordum" diye cevaplıyordu. "ya aslında hoşlanmıyor değilim" girişimi "abi kafam çok rahat" sözüyle bastırılıyordu. arkamı dönüp "iyi abi iyi ikiniz de alakasız şeylerden bahsedin" diye bağırmak istedim. bir iletişimsizlik resitali sergileniyordu ancak bu sadece gözlüksüz olduğunu sonradan farkettiğim adamın canını yakacaktı. arka masamda apandist şikayeti olan bir adamı basur ameliyatına alıyorlardı ve bütün çengelköy-çınaraltı kıraathanesi bu insanlık dramına farkında olmadan tanıklık ediyordu. tam "kim bu gidişe bir dur diyecek" diye düşündüm. müdahele etmek isterdim ancak o gücü kendimde bulamıyordum. gökyüzüne baktım. bir ışık hüzmesinin bir anda göğüs kafesime yerleşip beni kudretli biri hale getirmesini beklerken, arkasından gelen floresan ışığının etrafında bir nur demeti oluşturduğu kadir, o hep aceleyle gittiği mutfaktan çıkıp bulunduğumuz yere yöneldi. kendinden emin adımlarla arkamdaki masaya yaklaştı. ben tam elinin tersiyle baskın karakteri saf dışı bırakmasını beklerken masaya üç ufak çay bıraktı. bana döndü. bu gücün gökyüzünden değil de kadir'den de gelebileceğine karar verdim. ancak o, yaklaşıp masamdaki boş bardağı göstererek "abi çayı tazeleyeyim mi, tavşan kanı, şimdi demledik" dedi. karşı koyamadım. ince belli bardaktaki mukaddes gücü yudumlarken kalkıp gitme kararı aldım. zira arka masamdaki muhabbet iyice can sıkar boyutlara ulaşmıştı.
bir süredir insanların kendilerini itin götüne sokup çıkarmasından rahatsız olma huyumu aşabilmiştim ancak bu kadarı beni bile rahatsız etmişti. benim de bir miktar duyarlılığım vardı.
kasada, kadir'in adisyonda belirttiği ücreti ödeyip dışarı çıktım. hava iyice kararmış, yerler gün içinde ara ara yağan yağmurun etkisiyle halen ıslaktı.
pazar günleri okula dönmek zorunda olduğum, haftaiçi de okulda bulunduğum için sömestr araları dışında genelde çengelköy'e gitmezdim. ancak o pazar biraz rutinimi bozup kendime küçük bir kıyak geçmiştim. 2008 yazında, aynı mekanın açık alanındaki boğaz'a nazır masalarda pek çok sigara tüketmiş, köprü trafiğini izleyerek vakit öldürmüştüm. yaz okulundaki sınavlarıma da çınaraltı'nda çalışıp bir dersten kalmıştım. fazla vakit kaybetmeden evden uzaklaşıp kafamı dinleyebileceğim yegane mekandı. ancak son gidişlerimde pek rahat etmiyordum.
"anına koyim çengelköy gene bekleneni veremedin".
otobüs durağına yaklaşırken biraz bekleyip kadıköy otobüsü geçerse direk kadıköy'e, aksi durumda üsküdar üzerinden servis noktasına ulaşmak düşüncesindeydim. dört dakika sonra gördüğüm ilk üsküdar otobüsünde elimdeki akbili yuvasına yerleştirip ücreti ödemeye çalışırken birkaç hafta önce bluesfestivali yolculuğu başlangıcındaki halimi de göz önünde bulundurarak "otobüs görünce dayanamayan biri" olduğuma karar veriyordum. boğaz kıyısından üsküdar'a giden otobüsten istanbul'un avrupa yakasına baktım. görebildiğim kadarıyla ortaköy'ü, henüz tamamlanmadığı için göremediğimi tahmin ettiğim, ortaköy'den yükselen otuz küsür katlı gökdeleni izledim.
geri kalanı aslında bir hayli maceralı olan yolculuğumda önce marmaray çalışmasının tüm ambiyansını s.kerttiği üsküdar meydanına, ordan da kadıköy'e ulaştım. sonrası ise standart. önünde gürsel yazan otobüse doğru anlamsız bir panikle ilerleme ve aşması ortalama kırkbeş dakika süren, bir kerelik lastik patlama vakası dışında hiç ayak basmadığım uzun yol.
okula geldiğimde "bi çay içer miyiz?" diye metin'i aradım. henüz işlerini halletmemişti (ve asistan olduğu için çok işi vardı). odama gittikten sonra tekrar kendisiyle haberleşeciğimi söyledim. telefonu kapatıp kendi kendime "odama mı gideyim YOKSA OBAMA MI? ehe mehe" dedim. obama'yı sktiredip odama gittim. gökhan "bi pes atar mıyız?" dedi, "yes we can" dedim.
Sunday, December 14, 2008
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment