Monday, January 12, 2009

anastas mum satsana

kendime bir blog alanı oluştururken özellikle siyasi, politik, güncel olaylara çok fazla değinmeme kararı almıştım. müzik, kitap, sinema eleştirisi yapacak kapasiteye de sahip değilim, ama kendimi iyi bilirim. belki biraz bencildim, hep kendimden bahsedeyim, kendi küçük dünyamda ne oluyorsa onu aktarayım dedim. beni tanımayan insanlar için çok fazla şey ifade etmeyen bir blog olsun istedim. o yüzden last.fm, facebook gibi yerlere link koymadım. hayatımdaki iki-üç saniyelik hissiyatları, yine aynı sürede kafamı meşgul eden detayları sayfalar dolusu yazıyla aktarayım istedim. yazacak konular oluşması için savaş çıkması, ekonomik kriz patlaması, ermenilerden özür dilenmesi, özürün kabul edilmemesi ve akabinde hatrı sayılır kişilerin "gençler hadi uzatmayın yakışıyor mu size küs kalmak" diye araya girmesi gibi olaylara gerek kalmaması, kısacası gündemle değişiklik gösteren bir blog oluşmaması için çaba sarfettim. yazmak için yaşamanın yeterli olması, "her zaman yazıyoruz" başlığının ardında "her zaman yaşıyoruz" bilgisinin bulunması gerektiğini düşündüm.

sınavlar, ödevler, mezuniyet derken iki gün uykusuzluk halinden sonra cuma gecesi kafamı vurup on dört buçuk saat uyuduktan sonra ertesi gece doğal olarak uykusuzdum. yapacak herhangi bir işim olmadığından gece haberlerini izlemek üzere televizyonu açtım. başbakanın eşi emine erdoğan, kadınlar gününe çevirdiği başbakanlıkta bu kez çeşitli arap reis-i cumhurlarının / krallarının (?) eşlerini ağırlıyordu.
hayır tahmin edeceğiniz gibi "ürdün kralının karısı göt baş açıkta geziyor fıstık gibi hatun, bizimkisi niye türbanlı" muhabbeti yapmayacağım. isterse kafasına fanus geçirsin, zerre umrumda değil.
emine erdoğan, aktif bir politikacı eşi olduğu için bazı gözlemlerde bulunmak üzere bombalarla boğuşan filistin'e gitmiş. gördükleri üzerine de "neler yapabiliriz" konulu bir gazze'ye destek gecesi düzenleyip arap ülkelerinin başındaki adamların eşlerini çağırıyor. konuşmasında herhangi bir siyasi düşüncenin temsilcisi olmadığını anne olarak bu vahşeti anlattığını söylüyor. kısacası "ya bırakın dini politikayı insanlık biraz yaa" diyor. filistin'li çocukları anlatıyor. sesi titriyor, gözleri doluyor, ağlıyor ve beklenen oluyor: salondan yükselen alkışlar. elli küsür yaşındaki bir kadın sırf ağladığı için alkışlanıyor, flaşlar patlıyor, ekranları başındaki milyonlarca mazlum sever türk insanının tam da yerel seçimler öncesi yüreği buruluyor.
şimdi ben burda kocaman bir "hassiktirin ordan" demek istiyorum. dini politik ıdı bıdılar yoksa neden sadece arap ülkelerin temsilcileri var? emine erdoğan orta doğu'daki savaşın çözümünün sadece orta doğu ülkelerinin katılımıyla elde edileceğini mi sanıyor? çok üzülmüştür anlarım ama o kadının hiç bir sözünü samimi bulmuyorum. iki dakika önce kameralara ayın ondördü gibi parlayan suratının ortasında yalan yavan bir gülümsemeyle bakan bir kadının iki dakika sonra "ama filistin :(((" demesini, insan ölüsü üzerinden politika yapmaya çalışmasını hazmedemiyorum.
"ama savaş kötü birşeydir birileri buna tepki koymalı?"
unutlmamalı ki recep tayyip in de üyesi olduğu, köklerini dayandırdığı refah partili dönemin adalet bakanı şevket kazan, sivas'ta canlı canlı adam yakanların avukatlığını yapmaya teşebbüs etmiş, kanuni engeller yüzünden desteğini ancak hapishane ziyaretleri seviyesinde tutabilmiştir (en azından bizim görebildiğimiz kadarıyla). nasıl bir oluşumdur ki tarihinde böyle bir leke varken kalkıp insanlık dramından bahseder ?

madem ki emine erdoğan bu kadar insan seven biridir, madem ki gece uykularından "filistin'de çocuklar ölüyor" diye uyanıyor, insan hayatına bu kadar önem veriyor, hrant dink gündüz vakti öldürüldüğü zaman neden kendisi aynı duyarlılığı gösterip insan hakları örgütlerinin temsilcileriyle bir araya gelmedi? kendisi "çocukları ve sivilleri öldürenler, çeşitli bahaneler sığınamazlar insanlıktan bahsedemezler" diye gırtlağını zorlayarak hırsla bağırırken acaba hrant dink ve nice aydınların hangi terörist oluşumun üyesi, hangi ülkenin askeri olduğunu, sırtlarında hangi silahlarla gezdiğini düşünmüştür? ya da insan öldürmenin insanlık suçu sayılması için belli bir sayının geçilmesi mi lazım?
kendi gibi pek çok türbanlıyı, islami kuruluşları arkasına alarak olayı "insanlar katlediliyor" konseptinden çıkarıp "müslümanlar katlediliyor" kalıbına sokmayı başarmışlardır. unutlmamalıdır ki bu ülkede yönlendirilmeye çok açık bir sürü insan var. daha geçen gün sabancı üniversitesi öğrencisi birinin msn iletisinde "kahrolsun israil, orospu çocuğu yahudiler" yazdığını gördüm. "hah" dedim "olayı tam olarak istediğiniz yere getirdiniz" bu da zaten bir din savaşı, israil de zaten filistin'e sırf yahudi olmadıkları için, vaadedilmiş toprakları ele geçirmek için saldırıyor. biraz daha gidilsin bu kafayla, yahudi vatandaşlar linç edilsin, dükkanları yağmalansın hatta bir varlık vergisi daha konsun. iyice sikertilsin alayı.
"ama barış yanlısı fikirler ne olursa olsun desteklenmelidir, herkesten her konuda düşünceli olmasını beklemek de düşüncesizliktir, hani bizim duyarlılığımız?"
tartışma programlarında saçmalayan her insanın durumu kurtarmak için atatürk'lü cümleler kurmaya başlayarak zoraki bir saygı görmesi gibi şimdi de savaş karşıtlığı kullanılıyor. çok afedersiniz de sktirtmesinler duyarlılıklarını. ambulans vuran, okul bombalayan, insani yardımları engelleyen bir devletin yaptıkları için "iğrençtir kötüdür" demek için çok duyarlı, düşünceli biri olmaya gerek yok. buna benzer şeyleri her sabah kadın programlarında da söylüyorlardır muhtemelen. ancak yaşadıkları ülke nüfusunu ucuz iş gücü haline getirmek için yeni doğanlara hiç bir sosyal güvence sağlamadan "en az üç çocuk yapın" diye genç çiftleri etkilemeye çalışan, henüz dünyaya gelmemiş binlerce çocuğa sokaklarda sağlıksız bir gelecek hazırlayan zihniyetin ben bu konuda da düşünceli değil çıkarcı olduğunu, insan ölüsü üzerinden politika yaptığını tekrar tekrar söylemek isterim.
humanizm denilen sik, sadece müslümanlar (veya savunan kişiyle aynı inanca sahip kişiler) için değil, tüm insanlar için olmalıdır; üstelik sadece ve sadece insan oldukları için.
ne bereketli savaşmış anasını satayım ne ekmek yediler.

yok ya. beceremiyorum böyle güncel kıl yün yazıları yazmayı. ben gene kütüphane anlatayım boş koridor anlatayım, pantalonlarımın sürekli sağ paçalarının yırtılmasının sebebinin sağ bacağımın diğerine göre kısa olduğu değil de sağ göt cebimde taşıdığım cüzdanın yaptığı ağırlık olduğunu keşfettiğimde yaşadığım hissiyattan bahsedeyim. tırt ama olsun napalım.

1 comments:

Anonymous said...

Şahane olmuş bu yazı.