Tuesday, February 17, 2009

Hayvan Evlatları

3 bölüm birden

"Çocuklar dünyanın en acımasız yaratıklarıdır."

Bu iddialı ve içi dolu görünen cümle üzerine ergen soframızdaki tek biralık sohbeti bırakıp bir kaç adım ötede teras kenarına konuşlanmış orta yaşlı üç kadının sohbetine kulak kabarttım. Yaşı diğerlerine göre küçük olmasına karşın hayatı daha iyi çözdüğüne inancı tam olan kadın konuşmasına devam etti:
"Merve’nin çok zeki olduğunu, ilkokula direk üçüncü sınıftan başlaması gerektiğini söylediler. Altı yaşındaki kızımı dokuz yaşındaki çocukların arasına nasıl bırakırım ben? O çocuk mahvolur orda. Okul müdürüne dedim ki; beyefendi bu ülkede bir çok zekiler bir de çok aptallar barınamaz."

Kabul etmem gerekir ki tuhaf bir geceydi. Her sene gittiğim yazlıktaki arkadaşlarımla alkol alabilecek yaşa geldiğimizden beri gece maçlarımız sekteye uğramış, sohbet dolu sabahlama seanslarımız artış göstermişti. Ancak o akşam yanımda Cem ve Bora'ya ek olarak Gülcan ve Ayla Teyzelerle birlikte Nesrin Abla da vardı.
Nesrin Abla, kocasından ayrıldığından beri özel bir okulda yaptığı İngilizce öğretmenliği işinden koparabildiği tatilleri artık Bodrum ve Marmaris yerine, yaşıtlarından çok daha sevimli olduğu kabul edilen kızı Merve’yle birlikte babasının yazlığında geçiriyordu. Kendisinin alın teri, insanların ise nafaka hediyesi olarak gördüğü arabasıyla gelir, on beş gün boyunca kimseyle fazla içli dışlı olmadan tatilini yapar, tekrar Ankara'ya; yalnız güçlü ve güzel bir kadın olduğu hayatına geri dönerdi.

Bir seferliğine komşuları Gülcan ve Ayla Teyzelerin ısrarına dayanamamış, bizimle bir gecelik sabahlamaya katılmıştı. Babası ve annesi Ankara'da olduğundan kızıyla tek başına kaldığı evinin terasını da zoraki konuklarına açarak misafirperverliğini konuşturmuştu. Biz sitenin üç ergeni bir köşede futbol, kızlar, politika ve kızlar üzerine sohbet ederken üç (yaşça) genç kadın, bir başka köşede hayata dair derin bir sohbete tutulmuşlardı.
Nesrin Abla o akşam belki de oldukça doğru şeyler söylüyordu. Tek bir birayla güzel olmuş kafam ve on üç yıllık hayat tecrübemle bu söylediklerini değerlendirmem zordu. Gerçi saçmalasa da sorun olmazdı. Çünkü o Nesrin Abla'ydı. Çoğunluğunun sahibi emekli memurlar ve orta gelirli aileler olan evlerle dolu, yeterince aklı ve parası olan hiç bir tatilcinin yüzüne bile bakmayacağı dandik yazlık sitemizin, bir ağabeyimizin deyimiyle "kraliçesiydi".

Kendisini can kulağıyla dinleyen Gülcan ve Ayla Teyzeler, aynı yaşlarda olmalarına karşın genç yaşta yaptıkları ev hanımı kariyer planları, seçtikleri kel, göbekli, bıyıklı eşleri ve sahip oldukları ikişer çocukla zamana yenik düşmüş bünyeleri yüzünden birer "teyze" olmuşlardı. Nesrin Abla ise, adı üstünde, hâlâ ablaydı. Dinleyicileri de bu durumun oldukça farkında olduklarından otuzlu yaşların başındaki bu alımlı kadını can kulağıyla dinliyor, arada "biz yaşayamadık sen yaşıyorsun, keyfini çıkar" cümleleriyle imrenerek kendisini onaylıyorlardı.
Aslında onların bu durumlarını çok da yadırgamamak gerekirdi. İkisi de arkalarında gıptayla duramadıkları ikişer çocuk ve beyaz atlı prensleri olmayan kocalarıyla hayallerini kurdukları beş yıldızlı otellerden uzak bu yazlık beldesine üç ay boyunca hapsedilmişlerdi. Kendilerine kocaları tarafından bahşedilmiş özgürlük çerçevesinde sitenin diğer kadınlarıyla gün boyu okey oynuyor, öğle güneşi geçince denize girip selülitli vücutlarını bronzlaştırıyor, arada zincirlerini kırıp site içindeki voleybol maçlarına bile katılıyorlardı. Akşamları ise beldenin aile gazinosunda kocalarından ve çocuklarından uzak, diğer kadınlarla maksadını aşmayan eğlencelere katılıyorlardı.

Öte yandan Nesrin Abla, gün boyu kitabını okur, kafasına esince tek başına veya kızıyla arabasına atlayıp denize girer, akşamları hafif bir yemeğin ardından evinin balkonunda yine tek başına kitabını okur ya da sitenin iki yıllık üniversite gençliğiyle "hayatınız benimki gibi olsun" sohbetlerine dalardı. Hatta canı isterse aynı gençlerle bizi de yanlarına alıp diskolu eğlencelere bile "akardı”.
Genç yaşta hayata dair kazandığı onca tecrübeden mi (1 evlilik + 1 çocuk + 1 boşanma), güzelliğinden mi yoksa özgürlüğü tartışılmaz hayat tarzından mı bilinmez, kendisine duyulan saçma sapan saygının da bilincinde olan bu kadın zaman zaman bize gereksiz müdahaleleriyle hayatı zehir ederdi.

O gece insafına kurban olduğum Nesrin Abla'm, Cem ve Bora'dan küçük olan yaşım yüzünden sıkı fıkı olmadığı ailemle sorun yaşamak istemediğinden "sen içki içme, sana kola alalım" girişimi dışında bana pek ilişmemiş, uygun kitleyi de görünce şahsi şovunun derdine düşmüştü. Bir papağanın öğrenebileceği sayıda İngilizce kelime öğrettiği minik kızından övgüyle bahsederken, onun eğitimi ve sosyal hayatıyla ilgili duyduğu derin kaygıyı gizleyemiyordu. Bir tanecik kızını acımasız olarak nitelendirdiği diğer hayvan evlatlarının arasına atamayacağını söylemişti.
Acımasız?

Geçen yıl, on sene üzerine, sülalesiyle bizi ziyarete geldiklerinde gördüğüm Merve, bizler daha kara kuru çocuklarken, o, sitenin sakinlerince el üstünde tutulmak suretiyle kafamıza sokulmuş sevimliliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Suratı sivilcelerle dolu, kafası gövdesiyle orantısız büyüklükteki misafirimiz, TED Ankara Koleji’ndeki maceralarından heyecanla bahsederken aklım gene o geceye gitti. Zamanında annesinin yüksek IQ'su yüzünden geleceğinden endişe ettiği küçük kız, boş beyinli bir liseli olmuş, şeker pembesi günler yaşamaya başlamıştı. Anneannesi, Merve’nin okuldaki erkeklerle arasının iyi olduğunu söylerken çiçeği burnunda genç kız, üzerindeki ilgiden hoşnut, yüzünün kızarmasına engel olamıyor, konu okula ve derslere gelince, sürekli annesiyle karşılaştırdığı İngilizce öğretmeninin bozuk aksanından ve rüküş giyiminden dert yanıyordu.

Nasıl da o akşam Nesrin Abla'nın karşısına dikilip "sen de kızın da cam bir fanusta yaşıyorsunuz, sen acımasızlık görmemişsin!" diyememiştim. Gerçi iyi ki de dememişim. Özgürlük ve kendine güven kavramlarını çok da iyi kavrayamamış olduğunu düşündüğüm bu genç kadın, yaşının da verdiği avantajla, kendisine ters düşen her insanla olduğu gibi benimle de bana göre oldukça lüzumsuz, kendini savunma krizleriyle körüklenen ateşli konuşmalardan birine girişecek, kenarına iliştirilmiş takdirname coşkusuyla başlayan tatilimi burnumdan getirecekti. Eminim ki Nesrin Abla geçen zaman içinde sıkı bir Taraf Gazetesi okuru olmuştur.
Öte yandan, dedim ya, Merve’nin lüks bir Ankara semti ve babasının çalıştığı Moskova arasında geçen çocukluğu ile kendiminkini karşılaştırabilir sitemizin kraliçesine güzel bir sunum yapabilirdim.
Zannetmiyorum ki Merve veya herhangi bir arkadaşı, hayatının herhangi bir döneminde, haddinden fazla eğimli, üzeri açık garajdan bozma bir top sahasında altı yırtık okul ayakkabılarıyla maç yapmış olsunlar.

Hem de ne maçlar! Çeşitli yerel alt yapı kulüplerinde hiç bir zaman yıldızlaşamayan, buna karşın mahalle arasında aklımızı alan arkadaşlarla, beşe beşlik dev organizasyonlardan bahsediyorum.

Nüfusun çoğunluğunu düşük gelirli ailelerin oluşturduğu mahallede sobalı evlerde yaşayan, değil kendilerine ait bir oda; ders çalışmaları için ayrılmış masaları bile olmayan, anneleri tarafından koltukları daha hızlı eskittikleri gerekçesiyle halıya oturtulan, kola, muz gibi lüks gıdaları sadece yılbaşında görebilen pek çok çocuk, kendilerini özgürce hareket edebildikleri ve sahip olamadıkları eşyaların sorun olmadığı tek yere, sokağa bırakıyordu. Kızlar kol veya bacaklarından yoksun kötürüm oyuncak bebekleriyle evcilik oynarken erkekler iki taşla kale kurabildikleri her alanda bir futbol müsabakası düzenliyordu. Ancak malzeme konusunda olanaksızlıklar bizim de yakamızı bırakmıyordu.
Benim de dahil olduğum şanslı azınlıktakiler bu sıkıntılardan muzdarip olmadıkları gibi sokakta da Letoon, Slazenger gibi markalı spor ayakkabılarıyla yeteneklerini sergilerken daha düşük gelirli ailelerin çocukları top oynamaktan parçalanan ayakkabılarıyla okula gitmek zorunda kalıp, ebeveynlerinden yedikleri dayak yetmiyormuş gibi ayaklarını yara içinde bırakan plastik pabuçlarla aramızda boy gösteriyorlardı, tıpkı Mesut gibi.

Mesut da pek çok yaşıtından farksız olarak evine bir kaç yüz metre ötedeki ilkokuldan gelir gelmez sokağa koşuyor, ders çalışmak yerine top oynadığı için babasından akşamları dayak yiyor, hafta sonları Kuran kursuna, yazın ise birkaç aylığına fındık toplamak üzere il sınırları dahilindeki köylerine gidiyordu. Yine pek çoğu gibi Mesut da bu hayatını kıyaslayabileceği bir alternatifi tecrübe etmediğinden durumundan şikayetçi değildi.

Yaz yaklaşıp da hafifleyen ders yüküyle beraber okul sorun olmaktan çıkmaya başlayınca futbol izlemediğimiz zamanlarda futbol oynuyor, haftada on maçlık seriler yakalıyorduk. Yine okulların bitmesine yakın bir günde, akşama doğru yapılan bir maçta Mesut’un kullandığı aut atışından sonra topu kafayla karşılamış, rakip kalenin ardından batan güneş gözlerimi kamaştırdığı için silüet halinde havada süzülerek yaklaşan ayakkabıyı da top zannederek yine kafayla geldiği yöne doğru uzaklaştırmıştım.
Mesut’un kaleci atışı sırasında ayağından fırlayan plastik ayakkabısını adeta bir Reinhard Stumpf, bir Bülent Korkmaz gibi yere indirmeden uzaklaştırmam bardağı taşıyan son damla olmuş, yükselen kahkahalara, zaten maç yaparken çıkardığımız gürültüden rahatsız apartman sakinleri dayanamayarak camlara çıkmış, başımıza kaynar su dökmek tehdidiyle maçı sonlandırmış, ancak gülme krizinin önünü alamamışlardı.
Defansif oyunumdan en fazla keyfi alan Mesut, bu komik olaya sebebiyet vermenin haklı gururuyla gülmeye devam ederken bir kaç hafta sonra yaşayacağı trajediden habersiz, akşam ezanıyla beraber evine doğru ilerliyordu.

Beton sahamız apartmanlar arasında kaldığından, yalnızca görevli Mehmet Efendi'nin izin verdiği çocukların kullanımına açıktı. Her ne kadar kendisi apartman temizliği günlerinde "habu ayakkabıları haburaya piraganın amuğa çagayım" diyerek yaşadığı gerginliği yansıtıp ne kadar aksi biri olduğunu belli etse de belirlediği düşük standartlar canımızı sıkmıyordu.
Beton sahadan kovulmamızla beraber maçlar, mahalle gençleri tarafından türlü amaçlarla kullanılan boş arsaya taşınmıştı. FİFA oyun kuralları sebebiyle otlayan az sayıdaki küçükbaş hayvanın kovalanmasıyla zemin futbol için oldukça ideal bir hal alıyordu.
Ancak bu cennet köşesinin tek taliplileri biz değildik. Gözden ırak olması sebebiyle içinde çalışan öğretmenleri mesleklerinden soğutan okullarından, çıraklık yaptıkları düşük gelirli iş yerlerinden, cüzdanındaki parayı alkol almak için çaldıkları annelerinden kaçan gençler, yani mahallenin tehlikeli adamları da burayı mesken ederlerdi.

Okan - Gökhan ve çetesi de bu tehlikeli adamlardandı. On dört on beş yaşlarında, ceplerinden çakıyı eksik etmeyen, haklarında "kafaları atınca direk bıçaklıyorlarmış" efsaneleri dolaşan bu ikizler de okullarından atılmış, canına tak ettirdikleri babaları tarafından bir oto tamirhanesine çırak olarak verilmişlerdi.
Ellerinden makine yağı lekeleri eksik olmayan, her ne kadar serseri olurlarsa olsunlar aileleri tarafından her ikiz gibi aynı şekilde giydirilen bu iki insan azmanı, peşlerine taktıkları komutası altındaki askerleriyle maç alanına uzanan yokuşu "maç yapmaya geldik" diye şarkı söyleyerek iner, maçın orta yerinde takımlardan birer oyuncuyu çıkarıp yerlerine dahil olurlardı. Bu zorunlu değişikliğe ses çıkaranları da tokatlar, gözlerine kestirdikleri birinin ayakkabılarını maç için zorla ödünç alırlardı. İtiraz halinde ise aynı prosedür uygulanırdı.
Sıcak bir yaz günü arsada yine kıran kırana bir maç esnasında uzaktan gelen tanıdık çatallaşan seslerle irkildik. Keyifli geçen oyunun ortasında gelen ikizler, maçı izlemek üzere kenara oturan yandaşlarının da verdiği rahatlıkla yine aynı senaryoyu oynamaya başladılar. İki kişi oyundan çıkartılmıştı ancak bu sefer bir değişiklik vardı. Genelde iyi bir oyuncu olduğu için Mesut’u oyunda tutarlardı ancak bu sefer onu da iterek maçtan ihraç etmişlerdi.
Mesut'un kolay teslim olmaya niyeti yoktu. Şimdiye kadar her maçı tamamlamıştı, bu sefer de kenardan izlemeyecekti. "Ya bozmayın işte maçı biter birazdan" diye sesini fazla yükseltmeden söylendi. Okan'ın (veya Gökhan) alışık olmadığı bu isyan sinirlerini zorlamıştı. Hepimiz gidip Mesut'un gözünü korkutmasını bekliyorduk ancak Okan, çocuk yaşta İngiliz anahtarı taşıyarak güçlendirdiği sağ koluyla okkalı bir yumruk attı. İşler her zaman olduğundan biraz daha ciddiydi. Bir anda konuşmalar kesilmişti. Mesut yarı korkmuş yarı sinirli bir halde doğruldu. Belki o an, sonradan ne kadar pişman olacağını bilse korkusu öfkesini bastıracak ve Okan'ın karşısına dikilip "senin ananı sikerim ne vuruyon lan piç" diye bağırmayacaktı.
Artık ok yaydan fırlamış, geri dönüşü olmayan bir süreç başlamıştı zira işe "ana-bacı" karışmıştı. Sinirden çılgına dönen Okan, Mesut'un yüzüne ve gövdesine ard arda yumruklar atmaya başlamıştı. Tamirci çırağı çocuk, Muhammed Ali olmuş, birbirini takip eden balyozları rakibine indiriyordu. Boş arsa dokuz on yaşlarında bir çocuğun vücuduna inen yumruk sesiyle inlerken ağlama sesi fazla çıkmıyordu. Çünkü Mesut, karnına aldığı darbe sonrasında ikiye katlandığı sırada Okan’ın bu fırsatı değerlendirip hasmının suratına diziyle vurması üzerine kan içinde kalan yüzünü eliyle kapamıştı.
Ancak bu kadarıyla sıyrılamazdı. "Anaya sövmüştü" bir kere.
Okan iyice güçsüzleşen rakibini ensesinden tutup yere yapıştırdı. Suratını yerle temas ettirmemek için bütün gücünü boynuna ve sırtına veren Mesut'a maç öncesinde sahada otlayan koyunların dışkılarını göstererek "yiyeceksin ulan bu boku, ye öldürürüm seni" diye bağırıyor, dirençle karşılaştıkça elinin altındaki savunmasız kafaya yumruk üstüne yumruk atıyordu. Ağlama seslerinin arasından duyduğu "abi özür dilerim", "sözüm geri", "valla bi daha yapmıcam", "nolur bırak" sözleri ise bir kulağından giriyor, içeride merhamet duygusunu uyandıramadan diğerinden çıkıyordu.
Bizler olayı dehşet içinde izlerken Okan'ı bu eyleminden vazgeçirmeye çalışmış ancak Gökhan ve diğerleri tarafından aynı muameleye tabi tutulmakla tehdit edilince olduğumuz yerden kıpırdayamamıştık.
Mesut bir yandan yerden kalkıp kaçmaya çalışıyor, bir yandan da kafasına inen yumruklara karşı ancak daha yüksek sesle ağlayarak tepki verebiliyordu. Bir süre sonra güçsüz düşen çocuk, durumdan kurtulmayacağını anlayıp kaderine teslim oldu. Yüzünü yavaşça yere yakınlaştırıp dişlerinin yardımıyla yerdeki bir dışkı tanesini ağzından içeri aldı. Okan bu kadarından memnun değildi. "Çiğne ulan çiğne" diyerek bir kaç yumruk daha attı. Mesut, bir kaç kez çiğnediği dışkıyı dayanamayarak dışarı attığında, bu kadarını yeterli gören Okan onu serbest bırakıp arkadaşlarıyla beraber kahkahalarla geldiği yöne doğru gitti. Mesut ise kurtulur kurtulmaz utanç içinde ağlayarak evine doğru koşarken biz de maçı tatil etmeye karar verdik.

Mesut bir süre evinden çıkmadı. Uzunca bir süre de maçlara katılmadı. Geri döndüğünde ise kâbusu bitmemişti, çünkü adı artık "koyun boku Mesut"tu. Kendisine yeni ismiyle hitap eden bizlere en fazla kırgınlığını dile getirebilirken kendinden küçüklere taviz vermiyor, şiddet uygulayarak da olsa bu sarsıntının izlerini bir an önce silmeye çalışıyordu.

O akşam birkaç bira daha içseydim belki Nesrin Abla'nın karşısına dikilebilir, on üç yıllık hayat tecrübemi de arkama alarak sorardım:
”Peki sizin dünyanızdaki acımasız çocuklar birbirine koyun boku da yediriyor mu ?”

0 comments: