bir kaç saatlik emeğimi teslim edip, iki tarafı boyu iki metreden uzun flamalarla kaplanmış büyük beyaz duvara sırtımı döndüm. sağ elimde omuzlarımla taşırken daha hafif olduğunu düşündüğüm montum, sol elimde ise haketmediği fahiş fiyattan satılan bir kalem vardı. bitap haldeki boynumun artık dik tutmayı reddettiği başımı önüme eğerek yeşil halıyla kaplanmış geniş basamakları gürültü yapmamaya özen göstererek çıktım. oysa bundan on küsür yıl önce asgari ücretle günde on saat mesai yaparak o basamakların inşaatında çalışan adam, sessiz olmak için fazladan çaba sarfetmemiş hatta oturduğu yerde türkü söyleyip yere balgam atmaktan da çekinmemişti. ben ise basamakları bitirip düzlüğe vardığımda kafamın içinde önceki akşam dinlediğim şarkıları söylüyordum. çıkışa doğru ilerlerken montumun cebinden bir adet sigara çıkarıp ağzıma yerleştirdim. kapının önüne geldiğimde, önlerindeki A4 kağıtlara yoğunlaşmış yüz küsür öğrenciye baktım. yazılanlar pek çoğu için bir kaç ay öncesine kadar hiçbir şey ifade etmiyordu. şimdiyse çok daha rahat bir gelecek, sağlam bir ego tatmini ya da sebepsizce, salt disiplin yüzünden kafalarında algoritmalar kuruyorlardı. kapıdan çıkıp, kendiliğinden kapanmasını beklemeden cebimden bir çakmak çıkardım. çektiğim ilk derin nefesin ardından ağzımdan dumanlar salınırken yaşadığım rahatlığı on beş gün öncesinde hayal bile edemiyordum.
...
dördüncü kez ertelediğim alarma karşı koyamayarak uzandığım sararmış çarşaf üzerinde doğruldum. sağındaki küçük düğmeye basarak telefonun kapağını açtım. vakit geceyarısını bir hayli geçmişti, zaten uyumadan önce de çok erken değildi. ayaklarımı yerden yatağıma kadar uzanan merdivenin en tepedeki basamağına koyup başımı elleremin arasına alarak bir süre kendime gelmeyi bekledim. aşağı inmeye çalışırken düşüp kafamı gözümü patlatmayacağıma emin olana kadar öylece durdum. yeni gün için hakkım olan üç adet ikişer saatlik uyku dilimlerinden ilkini kullanmıştım. elde ettiğinden fazlasını isteyen gözlerimin sızlamasına ek olarak, merdivenlerden inip sandalyeme oturur oturmaz burnum da olağan dışı bir tepki verdi. rahatsız edici kokunun kaynağını bulmak için kitaplar, dergiler, tişörtler ve boş sigara paketlerinin yanı sıra pek çok abur cubur kabıyla örtülmüş masada hummalı bir aramaya giriştim. suçlarını inkar etmeye fırsat vermeden bilgisayar ekranının arkasında gizli ve artık radyoaktif özellik kazandığına inandığım çorapları bana ilişemeyecekleri bir yere fırlattım.
dokuz ocak günü yönetim bilimleri fakültesi amfisinden çıktığımda da, on dört ocak sabahı 04:00 da uyandığımda da kendi kendime "çok değil lan beş tane" diyordum. super mario mantığıyla sıralanmış, gittikçe zorlaşan beş engeli aşıp mezun olacaktım. artık sonrasında prenses mi verirlerdi, üçüncü gözüm mü açılırdı, o kadarını bilmiyordum.
bu eğlendirici ve öğretici sürece kendimi en iyi şekilde hazırlıyordum. uğruna kola kokayı hayatımdan çıkardığım, üstesinden gelmek için kutularca hap içtiğim mide hastalıklarım hortlamış, "ne bok yiyeceğim" konulu yoğunlaşma problemleri yeniden baş göstermiş, uyku düzenim halen çözemediğim bambaşka bir düzene oturmuştu. günde on saatten fazla da uyumuyordum ancak yemekhanede ne kahvaltı, ne de öğle ve akşam yemekleri yiyebiliyordum. bu eski dostların yanı sıra yeni bir arkadaş, her uyku sonrası başımı orta yerinden ikiye ayıracak bir ağrı, bu dönemde bana eşlik etmek üzere hayatıma girmişti.
aslında başlangıçta oldukça umutluydum. bir kere önümde haddinden fazla zaman vardı. düzenli çalışarak konu eksiklerimi kapatabilir hatta bu sıkıntılı dönemde kendime biraz daha vakit ayırabilir, ya da bileyim, anasını satayım, şirinleri bile görebilirdim. biraz diş sıkması yeterli olacaktı. işler olduğundan da kolay görünüyordu. ancak şöyle bir sorun vardı ki, üzerinde yoğunlaşmam gereken alanlar oldukça yüksek oranda farklılık gösteriyor ve haddinden fazla gereksiz bilgi muhteva ediyorlardı. örneğin uzay denen sonsuz boşluğun gerçekten de boşluktan öteye gidemediğini ve herhangi bir sırrı olmadığını (cayır cayır bir milyon sene yanıp sonra kendi kendine sönen kocaman kayalar ne kadar ilginç olabilir?) beynime kazımamdan bir gün sonra rönesans, impressionism, realism, cubism kısacası eserlerin efendi efendi üretildiği sanat akımların ne kadar değerli; buna karşın modern sanat denen zamazingonun ne kadar insan dışkısı bir kavram olabileceğini iyiden iyiye kabullenmiştim. takdir edersiniz ki oturup dört yılda bir resmi tamamlayan biriyle tuvale sıçar gibi boya fırlatan, çıplak kadınları mağara adamı tavrıyla tutup yere serdiği kanvasın üzerinde önce boyaya batırıp sonra sürükleyen adamı bir tutmak doğru olmaz.
neyse uzayıydı modern sanatıydı derken ısınma turları sona ermiş, çok afedersiniz, siz türkler nasıl diyor; en daşşaklı engellerle başbaşa kalmıştım. enerjimle beraber vakit de azalmıştı. ek olarak işin ucundaki mezuniyet stresi, strese dair türlü belirtileri de körüklüyordu. sigara tüketimim günde bir paketi geçmiş, uyuyabilmek için önce sakinleşmeyi bekler olmuş, sürekli yarı uyur halde sırtımda çantayla gezmek artık altından kalkamadığım bir aktivite olduğundan merdiven inerken dizlerimde titremeler başlamıştı. fiziksel olarak adım adım çöküşe ilerlerken mental olarak da değişim gösteriyordum. uyumsuz, huysuz, nemrut bir adam olup çıkmıştım. "iyi ki erkekler hamile kalmıyor, bu gezegenin hali ne olurdu yoksa" diye düşündüm. yaydığım negatif elektrik, sınırlarını aşan cinstendi. öyle ki israil'in gazze'yi yerle bir etmesinden, kaka'nın 150 milyon dolar karşılığında kendisini yıldız yapan ac milan'ı bırakmayı düşünmesinden, hatta nuri karamollaoğlu'nun elini eteğini ortamlardan çekip odasına kapanmasından bile kendimi sorumlu tutmaya hazırdım.
"yatçam kalkçam yatçam kalkçam yatçam kalkçam ve okul bitecek" planımın hazırlık aşaması da fazla alengirli değildi. güneş batmadan uyanıp kütüphaneye gidiyor, kubbenin orta noktasına göre simetriğinde hararetli bir şekilde sps tartışan ya da şehvetle öpüşen çiftlerin bulunmadığı bir yer seçiyor, bütün gün kendimi müzik dinleyerek veya çalışarak kandırıyordum zira hayatımdan gayet memnundum. kim ne derse desin, öğrencilik en güzel zanaat. üstelik kazancı da iyi. memnun olduğum yerden kopabilmek için neden çaba sarfetmeliydim ki? bu akvaryumun dışında hayat yoktu, ayrılmak istemiyordum.
hergün bu motivasyonla girdiğim kütüphaneden, sınav yoksa zorunlu ihtiyaçlar dışında, kapanana kadar da çıkmıyordum. utanmasam orta yerinde cenin pozisyonunda yatacağım, dışına sigara içmeye çıktığımda "ya ben burayı çok seviyorum" diye kolonlarına sarıldığım bu güzel yapıyı saat iki olduğunda terkediyordum. kulağımda genellikle paul simon eşliğinde enerji tasarrufu için ışıksız bırakılan yollara vuruyordum kendimi. bulutsuzluk özlemi şarkısı tadında karanlık ve soğuk yollar. çok da penis, her adımım ezbere nasılsa, gözüm kapalı bile yürürdüm istesem.
yurtlar bölgesine vardığımda midemin neye en az tepki vereceğini tahmin ediyorsam ona göre besleniyor, gidip odada uyumadan önce bir süre, kendisini kapsayanlar da dahil, dünya üzerindeki bütün insan topluluklarına küfreden oda arkadaşımın ne tür bir faşist olduğunu çözmeye çalışıyor, kendisini oksijen israf etmekle suçluyordum.
bu okulun artık bitmesi gerektiği ve bana daha fazlasını veremeyeceğine de yine bu rutin gecelerin birinde, o gün canımın çok çektiği salçalı tostu sipariş ettikten sonra, bu isteğim güçlük çıkarılmadan yerine getirildiğinde karar vermiştim. salçalı tost.. uğruna yalanlar söylenen, boyunlar bükülen, sinir harpleri yaşanan o mukaddes gıda bile artık bütün değerini yitirmiş, standart olmuştu. kazanmıştık. arz-talep diye bir olay vardı sonuçta. kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda bu zaferimi, zaferimizi beraber kutlayacağım bir kişi yoktu çünkü okul biteli aylar olmuştu. ben uzatmaları oynuyordum. artık buralarda bulunmamalı, ne yapmam gerekiyorsa onu yapmalıydım. akvaryum benim için çatlamaya başlamıştı.
dışarıdaki hayatın belirsizliği, "ya burda bir dönem daha kalırsam" sıkıntısına dönüştükçe çalışma sürecim en azından daha anlamlı bir hal almıştı. insan azıcık kendini iyi hissetmeye görsün, güzel haberler de geliyordu. kaka milan'da kalmış, servet çetin galatasaray'la sözleşmesini uzatmıştı. galaksimizin son umudu barack hussein obama, "lan allah belamı versin ki sizi çok iyi yöneticem, na şu iki çocuğumu bir daha göremeyeyim ki yalan dolanla işim olmayacak" diye yemin ederek görevine başlıyordu. hatta karamollaoğlu ile fashanede karşılıklı sigara bile içmiştim. bununla beraber harf notları verilirken mezuniyet durumumu göz önünde bulundurmayacağını söyleyen akademisyeni rüyamda street fighter karakteri olarak dövmem ise, bünyemde gerginliğin baki kaldığının kanıtıydı.
artık zamanı iyi değerlendirmek değil, bir şekilde zaman geçirebilmek esas hedef haline gelmişti. sabahlayıp sınava giriyor, gece onbire kadar uyuyor sonra kalkıp tekrar sabah ezanı sonrası "sıçtık mavisi"ni selamlıyordum. dolayısıyla kütüphaneden de umudumu kesmiştim. help deskteki sevimli kadına şakalar yapmam imkan dahilinde değildi. pek özlemiştir beni..
yirmi üç ocak cuma gecesi uyandığımda "the last supper" tadı yakalamak istedim. bir adet lahmacun ve bir porsiyon beytilik dev menünün ardından sakin ve kendinden emin bir tavırla üzerinde hiç bir anlam ifade etmeyen beyaz bir kedi resmi bulunan sinyal kitabını karıştırmaya başladım. yaklaşık yirmi dakika sonra oda arkadaşımı bilgisayar oyununda hacamat edip bir sigara yaktım. camı açıp zemin kattaki odanın penceresinin yarısını kaplayan ağacı anlamsızca izledim. dalların arasından gökyüzü görünüyordu. aslında çok da çalışmak istemiyordum zira bir gecede yapabileceğim çok fazla şey olmadığını düşünüyordum, dolayısıyla bu gereksiz bunalım hali, tembellik edebilmem için oldukça iyi bir bahaneydi.
oda arkadaşımın kontrol ettiği karakter dayağa, ciğerlerim nikotine doyduktan sonra sınavın yapılacağı mühendislik fakültesi amfisine gittim. az samimi olduğum ama başı sıkışınca kolej takımı havasından ödün vermeyeceklerinden şüphe duymadığım bir gruba yanaştım. güven abidesi görev arkadaşlarımdan bir tanesinin "abi sonuçta okulda öğrendiklerin iş hayatında bir işine yaramayacak" cümlesi üzerine işi şansa bırakmayarak oturduğum koltuğun kağıt koymak veya uyumak için yapılmış küçük tahta eklentisi portatif masaya kopya yazmaya başladım. üzerini kağıtla kapatacağım yeri küçük çaplı bir bilgi merkezine çevirmemi takriben ellerinde kağıtlarla sınav salonuna giren asistanların, oturduğumuz bloğa verdikleri "şu sıra komple bir sağa kaysın" direktifi bana önümde cillop gibi duran tertemiz bir masa ile yeni bir fırsat, hayata açılan yepyeni bir sayfa olmuştu. tam kağıtlar dağıtılıyordu ki iki sıra önümde oturan bir ikinci sınıf öğrencisi "emrah, undergrad hayatının son sınavı bu değil mi?" diye bağırdı. ben de aksi davranışın ayıp olabileceğini düşündüğümden yalan yavan gülerek "eheh kısmetse bir kaç hafta içinde işsizim" diye yanıtladım. beş dakika içinde kağıdıma ismimi yazmış, sınava başlamıştım.
bir kaç saat boyunca önümdeki kağıdı bildiklerim, bilmeyip salladıklarım ve sağ çaprazımdaki kambur ama kendinden emin görünümlü gencin bildiğini tahnin ettiklerimle doldurdum. bilim adına yapacak birşey kalmamış, teletabilerin birkez daha gitme vakti gelmişti. sahibinin çekilişle nba all-star seyahati kazandığı, sınavda da uğurlu olabileceğine ihtimal verdiğim kalemi sağ elime aldım. bekleneni verememişti ama kızgın değildim. montu sol koluma asıp kürsüye inen merdivenlere doğru yönelmeden önce sınav kağıdını unuttuğumu farkedip geri döndüm. el-kol koordinasyonumu bir süreliğine kaybedince refleks olarak sol elimle kağıt ve kalemi alıp oturduğum koltuktan uzaklaştım.
yere bakan onlarca kafanın arasından ilerlerken son finale yakışır bir performans gerçekleştiremediğimi düşündüm. gerçi elimde cevap anahtarını taşıyor olsam yine tatmin olmazdım. halbuki şöyle iki elimde birer inşaat çivisi olsa ve sanki sınavda boş yer bırakanı amfi çıkışında evire çevire s.kiyorlarmışçasına hırsla kağıtlarını dolduran şu azimli gençlerin kafalarına o çivileri saplaya saplaya insem.. işte o zaman dişe dokunur bir final olurdu.
iki tarafı boyu iki metreden uzun, üzerinde sabancı üniversitesi logosu bulunan flamalarla kaplanmış büyük beyaz duvara sırtımı dönmeden önce; merdivenlerin bittiği yerde beni karşılayan asistana hayatımın en güzel dört buçuk yılını teslim ettim. sağ elimde omuzlarımla taşırken daha hafif olduğunu düşündüğüm montum, sol elimde, haketmediği fahiş fiyattan satılan bir kalem, içimdeyse zamanı geri alma isteği vardı.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment