Monday, February 23, 2009

istanbul sanatsever görsün

yaklaşık üç hafta önce bağımsız film festivali için beş adet bilet almıştım. bokunu çıkarmadan, film sayısını abartmayıp hiçbirini kaçırmamak niyetindeydim. hatta filmin ortasında “aman s.çarım böyle filme de yönetmenine de bağımsızlığına da” der de çıkmak isterim diye bütün biletleri koridor tarafındaki koltuklardan aldım. ancak işler planladığım gibi gitmedi..

15 şubat günü the pleasure of being robbed filmine emek sineması'nda biletim vardı. normalde bir filme gideceğiniz zaman "şu filme biletim var" derken festival çerçevesinde "şu gün filmim var" diyorsunuz. yerim lan ben o çerçeveyi. neyse. 15:30'daki film için hatırlamadığım bir saatte evden çıktım ki otobüs çengelköy'den geçerken saate baktığımda 15:05 olduğunu görmemle evden çıkmadan önce saati kontrol etmediğimi farkettim. uzatmanın anlamı yoktu. inip evime geri döndüm. ablam çay yapmıştı, oturup sinemaya gitmenin ne kadar zorlu bir süreç olduğundan bahsettik. hem hava da almış oldum.
bilet 9 ytl idi. canım sağolsun.

17 şubat günü iki filmim vardı. (ulan sanki filmi finanse mi ediyoruz, ya da ne bileyim setine gidip bir işin ucundan mı tutuyoruz, nerden bu filmler bizim oluyor ya, ne biçim bir laf bu: filmim var.) bu filmlerden ilki 15:00'daki religuluous, ikincisi ise 19:00'daki franklyn idi. o gün saat 14'te uyandım. apar topar evden çıksam yetişirdim ancak şöyle bir hesap yaptım:
"şimdi yeni uyandım, kendime bir çay koyup sonra biraz futurama izleyip kahvaltı yapsam ne güzel olur. ha istesem filme de yetişirim. ama bilet zaten 6 ytl. iki film arasında da 2 saat fark var. şimdi gitsem, filmden çıkınca yemek yerim nerden baksan 10 ytl, bir de kahve içerim sigarayla beraber 10 ytl. istiklal caddesi festival çerçevesinde oldukça pahalı bir yer oluyor. bir de beklerken öküz gibi sigara içicem. gitmeyivereyim filme, hem cebime hem ciğerime zarar. 6 ytl lik zararı kapatıcam diye 20 ytl den de olmam"
bu hesabı bitirdiğim sırada elime çayımı almış, yiğit'e msn den, filmi nasıl kaçırdığımı "tüh vah" diye anlatıyordum. sonra gittim efendi efendi izledim franklyn'i. koltuk seçimimle ise bir kez daha iftihar ettim zira festival diye filmlerde ara vermiyorlar, heralde “sanatsever adam işemez, terleyerek atar” gibi bir kanı var. yanlış. bi koşu gidip geldim tuvalete, sonra rahat rahat izledim filmimi.

22 şubat, yani bugün (ya da dün), 15:30 da yine emek'te just another love story'e biletim vardı. son filmimdi. (öncekiler de benimdi ama yüzlerine bakmamıştım). bileti alırken "ya buna da böyle bir pazar günü giderim keyifli olur" diye düşünmüştüm. dışarı çıkmak da istiyordum. "9 ytl daha yakmasam iyi olur" diye de düşündüm. fakat bu sefer de reddedilmeyecek bir teklifle karşı karşıyaydım ki reddedemedim. saat 16:00 civarı arkadaşlarımla atari oynamak için kadıköy’de buluştuk. seçilen mekanın iş yapamadığı için iflas ettikten sonra dev bir playstation kafeye dönüştürülmüş bir sinema olması ise festival ruhu ve sanat sevgimle bağdaşıyordu.

neyse sözün özü; istanbul bağımsız film festivaline 6 + 9 + 9 = 24 ytl hibe ettim. pek çok insan salt gideceği filmlere bilet alıp korsana hayır diyerek sinemayı desteklediğini düşünedursun, ben gitmeyeceğim filmlere de bilet alarak farkımı belli ettim.

emrahozkan - !fistanbul keriztof kolomb sponsoru
"ben olmasam olmazdı"

2 comments:

Deniz said...

lan o çarşıdaki sinemayı atarici yaptılar di mi? vay yazık.

Deniz said...

ayrıca emrahcım, şairin de dediği gibi, "yaşamadan yazılmaz kardeş". Hakikaten de günümüz edebiyatında bunun eksikliğini hissetmiyor muyuz? Kütüphaneden çıkmadan kimi yazarlar bize güya hayatı anlatıyorlar. Biz de hayatı bu 'sözde' yazarların yazdıklarını okuyup hayatı kütüphanenin tozlu rafları zannediyoruz. Türk edebiyatının biraz deneyime ihtiyacı var azizim. Şöyle eski usul heyecana, romantizme. Yoksa tüm yaşamış da yazmış şairleri raflara mı hapsedecez? Olmaz kardeş, olmaz.