evet. yine bir festival zamanı daha geldi çattı. kültürle sanatla haşır neşir olmaktan bıkmayan biz istanbullu sanatseverler için 15 günlük tatlı bir koşuşturma daha başladı.
ancak bağımsız film festivali'nde yaptığımız gibi gideceğimiz filmleri yiğit yüksel'in (imdb yiğit) tercihleri arasından seçmek yerine, bu kez götümüzü kaldırıp bir adet festival kitapçığı edinmeyi tercih ettik.
lakin festival kitapçıklarının da itici bir yanı var, pek çoğumuz farketmişizdir: "kasıntı anlatım", "sol kulağını sağ eliyle göstermek", "uzatmak", artık ne derseniz. kitapçığı bir açıyorum, "anasını satayım şekspir ne zaman iksv için çalışmaya başlamış" diyorum. yediği boku süsleyip satmak konusunda benim de tecrübelerim olmuştu, ancak üzerinde "istanbul kültür sanat vakfı" ibaresi bulunan, bilmem kaç sayfalık bir kitapçıktan insan bu muameleyi görünce biraz daha tiksiniyor, gözümün önüne cihangir'de kahvesini yudumlarken karşısındaki kadını etkilemek için "edebi metinlerde sokunsal ıkıntıların büzüksel sinemaya vurdurulması" üzerine ahkam kesen fularlı pipolu hıyar bir adam geliyor. yapmayın etmeyin diyorum. ne güzel yapımlar oluyor, illa işi kitabına göre yapmak için kan doğramayın ortalığa.
biraz örnekleyelim pek tabi:
***
"Yaz Saati: Assayas'ın en iyi filmi olarak övülen yaz saati, bir burjuva ailesini ve anlaşmazlıklarını, bellek ve aile kavramlarının yaşlandıkça değişen anlamlarını, nesnelerin bu süreçte oynadıkları rolleri sorgulayarak ilerliyor."
yani kısaca zengin aile iflas etmiş, ev içinde gerginlikler başlamış, kız çeyizi toplayıp kocaya kaçmış, evi satıp kiraya çıkmışlar. ama bu şekilde yazarlarsa "asmalı konak lan bu" diyip gidilmiyor filmlere. doğu avrupalı yönetmen olmadıkça burun kıvrılıyor çünkü. "yönetmen bu denemesinde götümüzü başımızı sorgulatıyor" yazmadıkça "anam sorgulatmayan festival filmi mi olurmuş, sikseler gitmem" deniyor, yazmayınca film gelmişini geçmişini sorgulasa da işe yaramıyor.
***
"İki Çizgi: ...Yönetmen Selim Evci'nin ifadesiyle, "öncelikle İstanbul'un kendine has kozmopolit dokusunu anlatan" film, kaybolduklarının farkında olmaksızın yollarını arayan iki sevgilinin hikayesini anlatıyor."
ben eminim ki yönetmen selim evci, "hele şu istanbulun kendine has kozmopolit dokusunu bi anlatayım" demiş, film setinde elindeki tepsiyi düşüren çaycıyı da "lan olum sıçtın dokunun içine, alın götürün şunu" diye azarlamıştır.
dikkat ettiyseniz bir süre "kaybolduklarının farkında olmaksızın yollarını arayan iki sevgili"den bahsetmedim. kim bilir nasıl bir metafor, nasıl bir insanın kendisiyle yüzleşmesi, aşka çok tanıdık, bir o kadar yabancı, tıpkı karanlıkta gülümseyen bir çocuk, adeta çölde bir vaha, harry kewell'ın bordoeux ya attığı gol...
bu filmi kesinlikle görmeliyiz.
***
daha bir sürü var bunlardan, hepsinin de ortak noktası, çok daha basit, daha az süslü bir dille anlatılabilir olmaları. belki de arz talep meselesi, belki de eline "YİRMİSEKİZİNCİULUSLARARASIİSTANBULFİLMFESTİVALİ" kitapçığı alınca içinden de onbeş yıldır sıçmayan adam kasıntılığında yazılar çıkmasını bekleyen insanlar var.
bu akşam film açıklamalarına şöyle bir göz atınca aklıma bir kaç hafta önce girdiğim ve geniş bir özetini bu bloga yazdığım xerox mülakatı geldi. iki tane printer pazarlayıp "biz çözüm satıyoruz" diye ballandıra ballandıra işine saygı sağlamaya çalışan adamın samimiyetsizliğini hatırladım.
sonra kendi iç dünyamın kargaşasını bir yana bırakıp aile, ayva, akıcılık gibi kavramları sorguladığım bu eserde doğu alman milli takım sinemasına saygı duruş niteliğinde bir yapım ortaya çıkarmaya çalışmak suretiyle...
Monday, March 23, 2009
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
8 comments:
herseyin basit sunulmasina alismis bir beyinle karsi karsiya oldugumu hissettiren seyler yazma be emrah. uzuluyorum.
su aciklamalardan sonra tum felsefecilere elinde pipolu hiyarlar olarak baktigini filan dusunmeye basliyorum,daha cok uzuluyorum. ayrim yapmayi bilmek lazim.
yani kitapcigi okumadim etmedim, belki hakikaten sacma, zorlama anlatimlar vardir, oluyor da zaman zaman. ama bu genel yaklasimini bir elestireyim istedim. arada bir muzelere, modern sanata laf sokmalarin gibi bu konsept yordu beni be guzelim.
vaay, hankendi eley'den şamdellemiş (şamdel miydi öyle bi şut vardı). albatros vuruşu yapmış bile denebilir.
e ne yapayım açıklama mı yazayım buraya "yok ona değildi bunaydı" diye
ne anlıyorsanız o kalsın
herhalde seçim atmosferinden olacak eleştiri kaldıramayan tayyip moduna girmişin emro. levent kırca modu daha iyiydi ya! hankendi benim bloguma yorum yapsana loto oynuyoduk katılsana. emro ben yazıyı beğendim hankendi de bir point yapmış. aslında belki şamdellememiş de, nokta vuruşu yapmış denebilir. zaten baktım şamdel değil şandelmiş.
aha bir de kötü adam oldum :)
Eleştiriler ve dokundurmalar yerinde olmuş, çok eğlendim.
Basit ama özgün bir anlatım tarzı, ne anlattığı belli olmayan dolambaçlı ifadelerden daha zor icra edilir.
benim basit ve ozgun anlatimdan anladigim sudur :
muz orta
bu kadar guzel tanimlama var mi baska ya.
bence sinemalar yakılsın, bütün enteller de hürriyet gazetesi magazin eki ve hülya avşar dergisiyle dövülsün
Post a Comment