- Yoğurt, ekmek, makarna tamam. Başka ?
- Bi de kısa malbora var. Beyaz peynirin iyi midir Osman Abi ?
Bakkal Osman güçlükle birkaç kez nefes aldıktan sonra yanıtladı:
- Daha dün geldi, biraz keseyim de tadına bak.
Altmışlarının ortasındaki adam, gırtlak kanseri yüzünden ancak boğazına dayadığı mikrofona benzeyen garip bir alet yardımıyla konuşabiliyordu. Şimdiyse elindeki, ucunda bir parça peynir bulunan bıçağı müşterisine uzatıyordu.
- Tamam, güzelmiş. İki yüz elli gram da peynir alayım.
Osman, göz kararı kestiği peyniri hala dijital bir modeliyle yenileyemediği emektar terazisine koymuştu ki dışarıdan gelen büyük bir gürültüyle irkildi. Konuşma aparatını alıp dışarı fırladı. Kafa kafaya girmiş iki arabanın etrafında toplanan kalabalığa doğru hızla ilerledi.
Biraz evvel tadına baktığı peyniri akşam yemeğinin ardından rakısına nasıl meze yapacağının hayalini kuran adam, kısa bir alışveriş için park ettiği arabasının başına gelenleri görünce oto sanayilerini ve ödeyeceği yüklü faturaları düşünmeye başladı. Çoğunluğunu çocukların ve işsizlerin oluşturduğu olay yeri inceleme ekibi çalışmalarına başlamıştı bile:
“İyi geçirmiş..”
“Nerden baksan bir milyarlık hasarı var bunun”
“Necmi olum arabaya bak lan!”
“Yokuş aşağı yüz sekseni görür bu”
“Otomatik vites”
“Zamanında dayımda varmış bu arabadan, ben bebekkene hafta sonları gezdirirmiş beni, satmış sonraları..”
“Siktir lan sallama !”
Esasında çok da ciddi bir kaza değildi ancak mahalleli, düşük gelirli yaşam alanları dahilinde çok fazla araba göremedikleri gibi; çocukların, hakkında “yüz seksen bastı, kapıları otomatikti” diye atıp tutabilecekleri nitelikte lüks olanlarına hiç aşina değillerdi.
- Kardeş, cana geleceğine mala gelsin de, şu yoldan tır geçer be, ne diye gelip park etmiş arabama vurursun?
Kaza esnasında hareketli olan aracın şoförü sakince etrafına baktı. Belli ki çarptığı arabanın sahibi mahalle sakinlerinden biriydi. Mevcut koşullarda uzlaşmacı bir tavrın kendisini bir de meydan dayağından koruyabileceğini düşündü. Sakin bir ses tonuyla “Abi valla yolumda gidiyordum. Birden çocuk topunun peşine yola fırladı, ona çarpmamak için kırdım direksiyonu” diyerek elinde topla duran Mesut’u gösterdi.
Kaza mağduru adam, havadaki parmağın işaret ettiği oğluyla göz göze gelince kaportacıyla kafasında yaptığı pazarlığı bir süreliğine bırakıp akşam evde gerçekleştireceği dayak ritüelinin şiddetine yoğunlaştı. Mesut ise kaderine razı, başına gelecekleri bekliyordu.
Konuşmalar gün sonu yorgunluğunun da etkisiyle hararetlenmeden devam ederken Seyid olan biteni kalabalıktan üç beş metre uzakta, ilgiyle izliyordu. Arabaları belki de en fazla o seviyordu. Küçükken halıda çarpıştırdığı oyuncak arabaların daha büyüklerini, biri sabit olsa da, kafa kafaya girerken görmüş, zümrüt yeşili gözleri daha bir parlamıştı. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle kalabalığı izlerken göğsünde büyük bir acı hissetti. Ayaklarının dibine düşen yumruk büyüklüğündeki taşın geldiği yöne baktı. Çocuklardan biri bağırıyordu:
“Defol lan deli! Yararım kafanı bak!”
Sakallarla kaplanmış kirli suratını çocuksu bir üzüntü kapladı. Çıplak ayaklarını asfalta vura vura koşarak uzaklaştı.
Seyid, toz içinde kalmış elleri, zaman zaman ayakkabı da giydiği çıplak ayakları ve yırtık kıyafetleriyle kendisine taşı fırlatan çocuğun yanında fazla sırıtmasa da ilerlemiş yaşı ve akli dengesinin yerinde olmaması, onu hep yanaşmaya çalıştığı insanlar arasında istenmeyen adam yapıyordu.
Aslında pek çok akranına nazaran şanslı bir çocukluk geçirmişti. Belli bir noktaya kadar.
Doğduğunda babası yemyeşil gözlerine bakıp, karısının düşükle sonuçlanan hamileliğinin ardından kendilerini “sizin çocuk yapmanız çok riskli, akraba evliliğinde çocuklar sakat doğabilir, vazgeçin bu işten” diye uyaran doktoru dinlememekle ne kadar doğru bir iş yaptığını düşünüyordu. Üstelik tam da istediği gibi, soyadını devam ettirebilecek donanımla dünyaya gelmiş oğluna, yüklediği misyonu rahmetli babasının adını koyarak taçlandırmıştı. On yıl önce taşındığı evinin kendisine sonunda uğurlu geldiğine inanıyor, kollarındaki oğlu için de aynı ev ve mahallede parlak bir gelecek hayali kuruyordu.
Ancak Seyid altı yaşındayken, o kış yakalandığı soğuk algınlığının ihmal ve imkânsızlık yüzünden tedavi edilememesi sonucu beyninde geri dönüşümsüz hasarlar bırakan ağır bir menenjit geçirmişti.
Babasının “aslan parçası”, mahallenin delisi olacaktı.
Şanslıydı, ama altı yaşına kadar. Daha kundaktayken bile bir görenin bir kez daha baktığı, annesinin nazar boncuksuz bırakmadığı sevimli bir bebekti. Biraz daha büyüyüp sokakta oynayacak yaşa geldiğinde de çocuklar arasında kolaylıkla fark ediliyordu.
Hastalığından sonraki ilk zamanlarda, Seyid’in durumu komşuları ve arkadaşları için sorun yaratmıyordu. Ancak ergenlik sonrasında mahallenin zavallı ve sevimli çocuğu artık onların gözünde kadınlar ve genç kızlar, hatta çocuklar için tehlikeli biri olmuştu. Hiç kimse Seyid’in gençlik ateşini bir yakının üzerinde söndürmesini istemediğinden, onun kendilerine olabildiğince uzakta kalmasını tercih ediyorlardı.
Sonra bir gün Bakkal Osman, mega hafıza setlerinden Seyid’e bir tane hediye etmiş. Bu olay Seyid’in hayatında dönüm noktası olmuş. Çünkü Seyid önce tekrar zeki bir insan sonra da bokunu çıkarıp dahi biri haline gelmiş. Açık öğretimle liseyi örgün öğretimle üniversiteyi çılgın öğretimle de mastırı bitirmiş. Hızını alamayıp tekrar girdiği ÖSS’de o kadar yüksek bir puan almış ki direk Harvard’a burslu doktoraya kabul etmişler. Mekatronik eğitimi alan Seyid, Amerika’dan mahallesine kadar kendi yaptığı hovercraft ile gelmiş. Ancak tam bakkal Osman ı ziyaret edecekmiş ki, Mesut eşek kadar adam olup bir mesleğin ucundan tutacağı yerde kendini topun peşine verip maç yaptığı sırada gene yola fırlamış. Bu sefer şanslı da değilmiş çünkü hovercraft ın pervaneleri mesut’un kafasını biçmiş. Bunun üzerine bakkaldan beyaz peynir almakta olan Mesut’un babası “ne mahalleymiş ya bir raki içemedik anasını satayım” diyip dışarı fırlamış. Oğlunun kafasız bedenini gören adam çılgına dönmüş ve “nerde lan bu çocuğun kafası, hayvan herifler kim aldıysa versin evladımın kafasını” diye bağırıp Seyid’in üzerine yürümüş. Yeşil gözlerini yumruklayarak patlattığı yetmiyormuş gibi kafasına da vura vura aptal etmiş. Seyid tekrar başladığı noktaya gelince bakkal Osman elleri kan içindeki adama “ulan menenjit gibi adamsın ha” demiş ve hep beraber gülmüşler.
P.S: Bir de satır atlayarak okuyun, bakalım ne çıkacak =)))
Saturday, March 28, 2009
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
1 comments:
ya ben en çok bunu beğendim
Post a Comment