her zaman olduğu gibi yarım günlük tatili değerlendiremediğim bir bayram arefesi. okuldan uzaklaşabilmek için artık gözüm kapalı yürüyebileceğim, odadan servis kalkış noktasına uzanan yola çıkma hazırlıklarım bitmiş durumda. güneşe aldanmamak adına hırka ve üzerine fazla iddialı bulduğum için giymeye genelde çekindiğim ince bir pardesü. keriz gibi hasta olmayayım derken sıcak havada keriz gibi kat kat giyinip dışarı çıktığımı farketmem mühendislik fakültesinin deniz tarafına bakan kapısının önünden geçtiğim saniyelere denk geldi. "olsun en azından hasta olmam, haftaya sınavlar başlıyor" diye avuttum kendimi.
aynı amaç uğruna toplanmış 40 küsür insanın hazır bulunduğu otobüse bindim. dava arkadaşlarımın arasından yengeçvari bir yürüyüşle ilerlerken tercihen yanı boş, o yoksa da bayan yanı bir koltuk bakındım. geçirdiğim en son 4 saat üstü otobüs yolculuğu geldi aklıma. istanbul-ayvalık. pek hoş değildi. "kaza olmaz umarım, istanbula tek parça dönerim, bakalım nolcak pek bi uğraştım" diyordum. mp3 çalarımdan elliott smith üstüne mark knopfler dinliyor, bana mısın demiyordum. gidiş sorunsuzdu. dönüş karamsar, sonuç hüzünlü.
boş bir koltuk bulup oturdum. yanımda ise sarı saçlı bir bayan,kadın,hatun,avrat,kız. önemi yok. karşı koltukta oturan arkadaşıyla konuşuyor. telefonunu çıkarıyor titreşim üzerine. benim son bir kaç haftadır almayı planladığım telefon değil ama pahalı olduğu belli. "salak gibi gidip o telefona o kadar para vermişsin" demek istiyorum. ama üşeniyorum. onun yerine gözlerimi kapayıp yolculuğu nispeten çekilebilir hale getirmek daha mantıklı geliyor. ancak bi kaç dakika sonra ücret toplayan görevlinin orantısız güç kullandığı sarsma hareketiyle gözlerimi açıyorum. ücretimi ödeyip minnetimi kendime saklayıp uyumaya devam ediyorum.
ve kadıköy. her zaman olduğu gibi. 15.45 kadıköy servisi yine şaka yapmıyor ve bizleri kadıköye bırakıyor. saat 5 te 22 yaşımın son 8 inde düzenli olarak gittiğim playstation cafelerin birinde olmam gerekiyor. ancak aynı zorunlulukta gıda da almam gerekiyor. güneş hafiften batmaya başlamış. teletabiler in gitme vakti. binlercesi otobüslere doluşup kadıköyü yavaş yavaş terkediyorlar. kadıköy'se gelenlerle avunuyor. ben ve bir kaç binimiz.
lise alışkanlığı bir büfenin önüne yanaşıyorum. aldığım yemeği buluşacağım insanları bekletmemek adına hızla tüketmeye başlıyorum. midem pek hoşnut değil durumdan. "keslan" diyip devam ediyorum tıkınmaya. ve ödeme faslı. elimi cebime atıyor, bozukluk çıkışmayınca cüzdanımı çıkarıyorum. bankotların bulunduğu kısmın sol tarafından bir adet 20 ytl çıkarmamla sarı bir kağıt yerinden fırlıyor. fiş veya fatura değil, kenarı yırtık.bir defter sayfasından yırtılmış. yere düşmeden havada yakalıyorum. "neymiş bu" demeye kalmadan kafamda bir flashback patlıyor.
**
2008 senesi yine. mart ya da nisan ayı sanırsam. kuvvetle ihtimal mart sonu nisan başı. yani mart ya da nisan ayı. netlik yok. zamanda da o, bahsi geçen zamanda bende de bi netlik yok. lakin içimin yavaş yavaş hareketlendiğini hissettiğim, "hissetmek" kelimesinin anlamının yavaş yavaş hakkını vermeye başladığı zamanlar. kütüphanedeyim. zemin katta oturduğum masada, bilgisayarımın üzerinde bir kağıt parçası bulmuştum. zemin katın ortasındaki masaların uzağında, kitaplıkların bulunduğu kısımda, cam kenarındaki masayı kastederen bir not. "ben arka tarafa geçtim =)" gülümsediğimi hatırlıyorum. demekki benim dışımda beni hayatına dahil ederek yaşamaya başlayanlar vardı. "aldığım ilk somut ileti" diyip, ne kadar taşıyacağımı bilmeden daha doğrusu düşünmeden katlayıp cüzdanıma koydum. sonrasında arka tarafa gitmiştim ufak bir ziyaret için.
**
2 saniyelik bu film için yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür edip bir döner dürüm bir de ayrandan fazlasına tekabül eden banknotu uzatıyorum. para üstünü alıp saymadan cebime tıkıştırıyorum. ne yazdığını tahmin ettiğim notu açıp okuyorum. aşağı yukarı 0.7 milimetre kalınlığındaki kömür silindirin kağıda bıraktığı siyah ama canlı kanlı tanıdık izleri görünce bir anda kadıköy ün rutininden özür dileyip tekmil yaşamla ilişkimi kesiyorum. suratım ifadesiz bir hal alıyor. bütün kasların bir anda işlevini yitirmesi, adeta bir "surat düşmesi" söz konusu. "hüzünlenmeli mi acep" diye düşünüyorum. kadıköy "biz devam edelimmi abi?" diye soruyor. "ne haliniz varsa görün" diye çemkiriyorum. tekrar kağıda odaklanıp "bunu da ne bok yemeye taşıyorsam artık, kurtulayım gitsin" dedikten sonra tekrar katlayıp özenle cüzdanıma yerleştiriyorum. bir sigara yakıp esas hedefime doğru yürüyorum. burukluk. trafiğe bakıp "kadıköy de ne acayip yer, gündüz taksim gibi kalabalık geceleri ortalıkta bi tane adam göremiyosun" dedim. belki hepsi mutlu mesut arka tarafa geçmişlerdir..
Sunday, November 2, 2008
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment