Bir kaç dakika sonra bacağında büyük bir sızıyla uyandı. Dişlerini sıkarak hızlıca soluk alıp verdi. Gözlerini açtığı halde etrafını göremiyordu, kör olduğunu düşündü. Bir süre sonra gövdesinin güçsüz bir ışıkla aydınlandığını farketti. Işığın kaynağını bulmak için kafasını yukarı kaldırıp bir kaç metre yüksekte duran deliğin içinde kara bulutların arasından ayı gördü. Muhtemelen izlediği manzaraya çerçeve olan bu delikten düşmüştü.
Etrafını incelemeye başladı. Oturduğu yer ıslaktı, altından su akıyordu. İleriye baktığında karanlıktan fazlasını göremiyordu. Tünele benzeyen bir yerdeydi: “Kanalizasyon olsa gerek”.
Burnunun direğini kıran koku, bu ihtimali iyice kuvvetlendirmişti. Midesinde bir gariplik hissetti. Belinden kuvvet alarak sağına dönüp istifra etti. Fazla birşey çıkaramasa da rahatlamıştı.
Tekrar bacağındaki sızıya yoğunlaştı. Tahammül edilemez bir acıya tahammül ediyordu. Tüm gücünü toplayıp sağ bacağını oynatmaya çalıştı; başarılı oldu. “İyi, herhalde kırık olsa oynatamazdım”. Eliyle yoklamaya devam etti. Soğuk havada ıslanan kıyafetleri yüzünden iyice üşümüştü, titriyordu, ancak elini acının kaynağına yaklaştırdıkça sıcaklığın arttığını hissetti. Ilık bir sıvıya bulaşmış elini, tünelin tepesinden sızan ışığa tutunca yere damlayan kanı seçebildi. Korkuyla biraz daha doğrulup dizinden aşağıya uzanınca eli soğuk, metal bir çubuğa çarptı. Ciğerlerini parçalarcasına haykırdı.
Dizinin arkasından girip kaval kemiğini parçalayarak çıkan çubuğun oluşturduğu hasarı daha iyi anlayabilmek için biraz daha ışığa ihtiyacı vardı. Cebinden, mikrofonuna su girdiği için işlevsizleşen telefonunu çıkardı. Gri pantolonu kırmızıya boyanmış, bir kısmı da yırtılmıştı. Çok fazla kan kaybetmişti. Sakin olmaya çalıştı. Bilindik ilk yardım kurallarını hatırladı. Belindeki kemeri çıkarıp baldırının etrafında sarıp sıkıştırdı. Ayağını fazla hareket ettirmeden öylece durdu. Yarayı temizlemesi de gerekiyordu ancak bacağının içindeki demir parçasını ve içinde oturduğu suyun muhteviyatını hatırlayınca saçmaladığını düşündü: “Hijyen konusunu şimdilik kenara bırakalım.”
Dirseklerine dayanarak arkasına yaslandı. Yüzünü temiz havanın geldiği deliğe çevirip derin bir ‘of’ çekti. Bulunduğu yerden çıkması gerekiyordu ancak bunu tek başına başarabilecek gücü yoktu. Suratının ortasına vuran ay ışığında gözlerini kapatıp düşünmeye başladı.
Bu nasıl bir geceydi? Başına daha neler gelecekti? Alnında bir serinlik hissetti. Dışarıda yağmur başlamış, tepesindeki delik de bir kaç damla temiz suyu ondan esirgememişti.
Kendini toplayıp bir kez daha bağırdı; bu kez kendi iradesiyle ve yardım için.
*****
Barmen, elindeki yarım litrelik bardağa sulandırılmış birayı doldururken karşısındaki adama baktı. Ne anlıyorlardı şu kalitesiz içkiye, dumanaltı mekanlarda oturup o kadar para bayılmaktan? Çok istiyorlarsa bakkaldan aynı paraya kasalarca alıp evlerinde içebilirlerdi.
Zamanında babasını dinlemeyip okuldan ayrılmasaydı, bu aptal insanlara hizmet etmek zorunda kalmayacaktı. Neyse ki eğitimine köstek olduğu için psikopat olarak nitelendirdiği babasıyla yıllardır konuşmuyordu ve mesaisi o gün de bitmek üzereydi. İki saat sonra evinde olacak, bir kadeh şarap içip duş aldıktan sonra uyumak üzere sevgilisinin; seçim şansı olmadığı için yaptığı bu işe katlanmasını sağlayan kadının yanına uzanacaktı.
Eline dökülen bira, devam eden mesaisini hatırlattı. Üzerindeki köpüğü lavaboya boşalttıktan sonra bardağı bir metre uzağındaki tabureye tünemiş siyah saçlı, kendine göre şık giyimli adama uzattı. Murat teşekkür edip, aldığı alkol yüzünden güçlükle kontrol edebildiği sağ eliyle bardağın sapını kavradı. Birazını bara, birazını da üstüne dökerek içeceği birasına önce anlamsızca baktı. Tepesindeki spot lambadan çıkan ışığın, havada asılı duran sigara dumanının arasından geçip bardağın yüzeyindeki kabarcıklara çarparak oluşturduğu parıltıyı seyretti. Midesini biraz daha doldurduktan sonra yeni bir paket daha açmış, içkisine eşlik edecek sigarayı yakmıştı.
Murat içinde bulunduğu bardan, ciğerlerine uğramadan havaya karışıp başında hare olmuş sigara dumanından, aynı dumanın etkisiyle kızaran gözlerinden akan yaştan ya da bir yandan kendisini izleyip bir yandan da sevgilisiyle telefonda tartışan orta yaşlı kadından en az karşısındaki barmen kadar nefret ediyordu. Ona göre barlar; kaybedenlerin, kaybettiğini kabullenemeyenlerin ve hayatı yiyip bitirdiğine inanan insanların mekanıydı.
Güzel müzik istiyorsa evinde dinlerdi. Sohbet etmek istiyorsa karşısındakini duyabileceği sessizlikte bir yere gitmeyi tercih ederdi. “Çok yalnızım ama güçlüyüm de” zırvalıklarını işitmemek için belki de barlardan ve müdavimlerinden uzak durmayı tercih etmişti. “Mutsuzluğunuzu etiket yapmayın bari kendinize, nasıl insanlarsınız siz ya!” diye çıkışmıştı bir arkadaşına. “Ne bok yerseniz yiyin, bıktım sizin bu yavan muhabbetlerinizden!”
Fazla da uğramazdı barlara zaten; birkaç zorunlu durum dışında işten çıkıp evine uğramadan bir bara adım atmamıştı.
Şimdiyse kravatını gevşetmiş, çantasını yere koymuş ve kimseyle muhattap olmamak için, barmenin karşısındaki yüksek taburelerden birine oturmuştu. İçki içmediği zamanlarda başını ellerinin arasına alıyor, etrafında olan biten herşeyle ilişkisini kesiyordu; zira kafasında olan biten onun için yeteri kadar yorucuydu.
Boy boy, çeşit çeşit ayakkabının taşıdığı tozlarla iyice kirlenmiş deri çantasını, sabah işyerindeki masasının üzerine bırakırken gün sonunda evine gitmek dışında bir planı yoktu aslında. Ancak öğle yemeğine davet ettiği sevgilisi, yine bir bahane bularak kendisini reddetmiş, bu kez sinirlenen genç adam hararetli bir tartışma için merdiven boşluğuna çıkıp aynı numarayı tekrar aradığında ise karşılaştığı olumsuz tavır çok daha geniş çaplı olmuştu. Artık öğle yemeklerini gönül rahatlığıyla tek başına yiyebilecekti.
Hayatının son dört senesi, ayaklarına kayalar bağlayıp kendini Sarayburnu’ndan denize atmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Üzerinde durduğu basamağa oturdu. Çevresindeki terk edilmiş pek çok insanı, onları teselli etmeye çalışırken neler söylediğini hatırladı. Kendisine böyle bir sonu hiçbir zaman yakıştıramamıştı. Belki bu yüzden, belki de bulutların üzerinde tuttuğu ilişkisi yüzünden o insanlara hiçbir zaman ihtiyaç duymamakla övünüyordu.
“Abi hemen içmeye gittim.” Pek çok kez duyduğunu bu sefer kendi uyguladı. Bünyesinin alışık olmadığı kadar alkol almıştı. Yorgundu. Barmenin durduğunu sandığı boşluğa bakmadan “hadi eyvallah” dedikten sonra yüklü bir hesap ödeyip sendeleyerek bardan çıktı.
Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Bu şekilde araba kullanmaması gerekiyordu, ama başkası onun için başka arabalar kullanabilirdi, nasıl olsa parası vardı. Taksi durağı aramaya başladı.
Soğuk hava biraz kendisine gelmesini sağladı; başının ağrısıyla beraber midesindeki bulantıyı daha rahat hissedebiliyordu. Elini bir apartmanın duvarına dayayıp kusmaya başladı. Ödediği hesabı iki denemede “seyyar satıcı giremez” uyarısının önüne bıraktı. Cebinden çıkardığı peçeteyi yere atmadan önce ağzını sildi. Kendisini tiksintiyle izleyen çifti farkedince utandı. Başını eğip yürümeye devam etti.
Yabancısı olduğu sokaklarda şuursuzca geziniyordu. Ne aradığını unutmuştu. Bir süre durup düşündü, hatırladı. Bir taksi bulup evine gidecek, son dört yıldır her fırsatta sevgilisiyle girdiği yatağa tek başına girip ağlamamaya, onu bu saatte arayıp rahatsız etmemeye çalışacaktı. Güçlü olacaktı, sakin davranacaktı. Belki duş alıp geceyi huzurlu bir uykuyla bile bitirebilirdi. Ama herşeyden önce eve varmalıydı.
Tenha sokaklarda, kendi kılavuzluğunun iş yapmayacağını farketti. Uzaktan kendisine doğru yürüyen adama danışabilirdi. Yeterli yakınlığa geldiğinde ise, yumruk yaptığı eliyle burnunu kapayıp derin derin nefes alan bu kirli gencin doğru kişi olmadığına kanaat getirdi. İyice yaklaşmış tinerciyle göz göze gelmemeye çalıştı. Bir de elin veledine para kaptırmak istemiyordu. Çıplak ayaklı gencin, kendisine sokulup “Ağabey, Allah rızası için, açım..” demesiyle tüm gücüyle bir tekme salladı. “Siktir lan piç, Azrail’in olmayayım gece gece, senle mi uğraşıcam lan!”
Hasmı koşarak uzaklaşırken etrafına bakarak ilerledi. Biraz evvel bütün öfkesini çıkarmak istediği genci hatırladı. Peşinden gelip gelmediğini kontrol etmek için arkasını döndüğünde, sokağın diğer ucundan onu izleyen tinerciyle göz göze gelmişti ki, sağ ayağının o arkasına bakarken keşfettiği boşluktan içeri düştü.
Bayılmıştı.
*****
Tinerci çocuk, kendisini fezaya şutlamaya çalışan adamdan koşarak uzaklaştı. Saatlerdir soluduğu tinerin etkisiyle uyuşmuş bedenine bu hareketlilik ve adrenalin fazla gelmişti. Güvende olduğunu hissettiği bir yerde durup soluklandı. Her ihtimale karşı arkasını dönüp kontrol etti. Sokağın diğer ucunda göz göze geldiği adam bir anda kaybolmuştu. Gözlerini kapayıp tekrar açtı. Kimse yoktu. Biraz önce gördüğü adamın o hep duyduğu cinli, perili hikayelerden bir karakter olduğunu düşündü. Bir kaç dakika olayın şokuyla öylece durdu. Kendisini korumak için bildiği bir kaç duayı okuyordu ki boş sokaklarda yankılanan “Yardım edin” feryadıyla irkildi. Sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Yağmur çiselemeye başlamıştı.
Açık bir kanalizasyon kapağının önünde durdu. Yaklaşık yüz metre ötedeki inşaatın önünden demir bir çubuk almış, sol eliyle kavradığı ağır metali yerde sürüyerek yoluna devam etmişti. Bir süre sonra çubuğun yerdeki kanalizasyon kapağına takılmasıyla durmak zorunda kalmıştı. Kapağın üzerindeki delikten içeri girmiş çubuğun elindeki ucunu yere doğru itti. Kapak açılıyordu. Her gün üzerine basıp geçtiği kapakların açılabilmesi, betonla sabitlenmiş sokakların şekillerinin bozulması fikri onu heyecanlandırmıştı. Çubuğa iyice yüklenip kapağı kaldırdı, kenara itti. Yerin altında karanlıktan fazlasını göremeyince beklentisi karşılanmamış halde elindeki çubuğu boşluğa fırlatıp yoluna devam etmişti.
Yine aynı deliğin başındaydı, ancak bu kez içeride kıvranan birini seçebiliyordu. Kim olduğunu da biliyordu. Kendisi muhakkak güçlü durumdaydı ancak tedbirliydi. “Kim var orada” diye bağırdı.
Murat tepesinden seslenen kişinin kim olduğunu anlamıştı. Biraz önce tekmeleye çalıştığı sokak çocuğunun silueti, delikten ona bakıyordu. Roller değişmişti. “Yardım et ne olur, yaralandım. İstediğin kadar para veririm.”
“N’oldu demin tekme sallıyordun, bak Allah’ın sopası yok görüyor musun? Eden buluyor işte.”
“Tamam, haklısın. Özür dilerim. Hadi yardım et de çıkayım buradan”
“Nasıl yardım edeyim sana. Oraya inersem ben de çıkamam. Etrafta da kimse yok. Başının çaresine bakacaksın. Hem seni çıkarırsam beni yine dövmeye çalışmayacağını nereden bileyim ?”
Murat durumun farkına vardı. Karşısındakini ikna etmek kolay olmayacaktı. Ama şartlar ona yalvarmaktan başka çare bırakmıyordu, ancak tinerci de bulunduğu konumun farkına varmıştı.
“İsmin ne senin?”
“Anan.”
“Öf, insan gibi sorduk, ismin ne senin?
“Mesut, ne olacak?”
Telefonun ışığını yakıp çocuğun görebileceği bir şekilde salladı.
“Bak Mesut, yardım edersen sana telefonumu veririm”
“Ne yapayım senin telefonunu? Günde on tane çalarım istesem. Hem elimizden alıyorlar sonra. İşime yaramaz.”
Vücudundan eksilen kan onu iyice güçsüzleştirmişti. Konuşmak yeterince zor gelmiyormuş gibi bir de sinirlerini kontrol edip zeki olması gerekiyordu.
“Bak, bacağıma demir saplandı, hareket ettiremiyorum. Çok da canım yanıyor, üşüyorum.”
Mesut elindeki tinere bulanmış bezi delikten aşağı fırlattı.
“Al bunu çek biraz içine, rahatlarsın. Soğuğa da ağrına da iyi gelir”
Murat göğsüne düşen kirli bezi eline aldı. Kesif tiner kokusu burnuna ulaşınca iyice sinirlendi.
“Dalga mı geçiyorsun lan benimle! Geberiyorum burada!”
“Çek içine, iyi gelir. Biz bununla yaşıyoruz!”
Elindeki bezi yavaşça burnuna yaklaştırdı. Vazgeçti. Bu ihtimali düşündüğüne bile inanamıyordu. Mesut ise karanlığa alışmış gözleriyle adamı izliyordu. Murat tekrar beze baktı. Hızlıca burnuna dayayıp tiner buharını birkaç kez içine çekti. Ciğerlerinin daha fazlasını alamayacağını anlayınca durdu. Kolay çözünen madde, hızla kanına karıştı. Ciğerlerinden kalbine, oradan da beynine ulaştı. Alkolle yorulmuş beyni daha fazlasına direnç gösteremedi. Göz kapakları ağırlaştı. Panik halinden kurtulup rahatladı. Ayağındaki demir çubuğun yavaşça kendiliğinden, acı vermeden yerinden çıktığını hissetti. Sonra da yarası kapandı. Vücudu yavaş yavaş havalanmaya başladı. Boşlukta yükselerek delikten dışarı çıktı. Yarım saat önce sendeleyerek yürüdüğü sokakların bu kez üzerinden geçiyordu. Taksileri, sarhoşları, sevgilileri izledi kuşbakışı. Karanlıkta görmek zordu. Sırf rahat etmek için güneşi göğün tepesine dikti gecenin ortasında. İstanbul Boğazı çok daha güzel görünüyordu. “Karşıya geçeyim.”
Marmara Denizi’yle Karadeniz’in hazırladığı kokteylin üzerinden süzülürken rüzgarı yüzünde hissetti. Sevgilisini ziyaret etmek için boydan boya geçtiği İstiklal Caddesi’nden çıkıp Cihangir’e gitti. Daha kapıda boynuna atılan kadınla tekrar havalanıp evine ulaştı. Seviştiler. Mutfakta kendine bir kahve hazırlamıştı. Yatak odasına döndüğünde, sevgilisinin kucağında bir bebekle oturduğunu gördü. “Bak hayatım, melek yavrumuz ne kadar sevimli değil mi? Kucağına alsana.” Kundaklanmış çocuğunu kollarına aldığında mutluluktan gözleri dolmuştu. Öpmek için üzerine eğildiğinde, bebek, gözlerinin içine bakıp konuşmaya başladı.
“İyi misin birader? Cevap versene!”
Bir anda kanalizasyona geri döndü. Kafasını yukarı kaldırıp kendisini bir süredir sessizce izleyen Mesut’u bağırırken gördü. “Hop! Geberme başıma!”
Barlardan, yalnızlık muhabbetlerinden, manidar şarkılardan uzak geçen dört yılda yaşamadığı sıkıntıları bir güne sıkıştırdığını düşündü.
“Ne işin var bu saatte sokaklarda, evin yok mudur senin?”
Kelimeler dilinin ucuna geldi. Kafasından geçen her şeyi, tepesinde dikilen çocuğa anlatmak istedi. Evsiz, ailesiz, sokaklarda yaşayan, yaşamak için dilenen, ısınmak için tiner koklayan, kendisine zerre acımayan bu çocuğa; sevgilisinden ayrılmanın yarattığı tahribatı mı anlatacaktı? Gülüp geçerdi herhalde.
“Taksi arıyordum, evime gidecektim.”
“Şu yukarda durak var bir tane. Hatta dur gidip onlara haber vereyim de doktor çağırsınlar. Ben sana yardım edemem.”
Delikten kaybolan çocuğun ardından “sağolasın” diye bağırdı.
Tekrar karanlıkta yalnızdı. Kurtarılmayı bekliyordu. Eli telefonuna gitti. Sadece sesini dinleyebileceğini bildiği halde, eski sevgilisinin numarasını tuşladı. Vazgeçip şarjı bitmeye yakın telefonunu kapattı. Elindeki kurumaya yüz tutmuş beze baktı. Birkaç kez daha kokladı. Ellerini başının arkasında birleştirip suyun içinde uzandı. Göz kapakları tekrar ağırlaşmıştı. Yüzüne vuran yağmur ve ay ışığında uyudu. Altından akıp giden suyun sesini dinledi. Bu kez bir dere kenarında, çimenlerin üzerindeydi. Vücudundaki kanın büyük bir bölümü Marmara Denizi’ne dökülmek üzere suya karışmıştı. Halinden memnundu, bir ara gözlerini aralayıp ay ile arasına önce havada süzülen bir yaprağın, sonra da yuvarlak bir cismin girdiğini gördü. Yavaş yavaş penceresi kapandı, yağmur kesildi. Karanlık. Uyumaya devam etti.
******
Mesut seri adımlarlarla taksi durağına yürümeye başladı. Yağmuru taşıyan rüzgar, ağaçları sallıyor, yaprakları dallarından koparıyordu. Gözüne kestirdiği sararmış bir yaprağın dalından kopup havada süzülerek biraz evvel başında durduğu delikten içeriye girişini seyretti. Etrafına bakındı. Kimse yoktu. Kanalizasyondaki adamı kendisinden önce başkasının kurtarması halinde, adamın kendisini bıraktığını düşünüp peşine düşeceğinden korktu. Hemen geri dönüp ağır kapağı iterek kapattı. Tekrar kafasını kaldırıp apartman pencerelerini kontrol etti. Çoğundan ışık gelmiyordu, kafasını öne eğip hızla yürümeye başladı. Taksi durağının önüne geldiğinde hız kesmedi, canı yürümek istiyordu, öyle de yaptı. Hem adam da onu dövmeye çalışmıştı, niye yardım edecekti ki? Yağmur iyice şiddetlenmişti. Yerde gördüğü demir bir çubuğu “lazım olur” diye alıp hızla oradan uzaklaştı.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment