sevgili dostum.
ne kadar da uzun zaman olmuş görüşmeyeli! oysa sahip olduğum arkadaşlar içinde belki de en erken tanıdığım sendin. üç-beş yaşında olsam gerek. o zamanlar ismin temel'di. sabah erkenden on metrekarelik dükkanını açar, işe başlamadan önce tavşan kanı bir çay içerdin, sigarasız. sevmezdin çünkü. dükkanının her yerinde sigaranın fare zehriyle eş değer olduğunu anlatan etiketler vardı. seninle de o dükkanda tanışmıştık. boyum henüz bin üçyüz milimetre bile olmadığından herkesin oturduğu sandalyeye bir tahta koyardın. oturduğum gibi uzun boylu, kocaman bir adam olurdum, dev aynasında izlerdim kendimi sen işini yaparken. arada sorular sorardın bana "ne olacak bu galatasaray'ın hali, kubilay oynamıyor, stumpf gedik" derdin. ama cevabımı dinlemezdin. ben ne dersem diyeyim, hep bildiğini yapardın, seneler boyunca aynı sırayla giderdin. önce başımı yıkar, sonra "ohoo gene uzamış saçlar" der, sonra da kırk yıldır sayısız insan kafasına temas eden ellerinle makası alır, kurbanlık koyun gibi kırpardın beni. ben sana ne söylersem söyleyeyim, hiç bir zaman üstleri uzun bırakmaz, makineyle enseme dalmadan tıraşa girişmezdin. neymiş, "ilkokul öğretmenleri kızıyor"muş.
bazen yazlıkta, bazen sıkışık bir zamanda başka bir şehirde rastlardım sana. bazen klimalı, bazen sıcak suyu bile olmayan, bazen hijyenik, bazen ahır gibi türlü mekanlarda karşılaşırdık. kılıktan kılığa girerdin. ustalığın, sohbetin, karakterin her seferinde farklı olurdu. yaşlı, genç, solak… ama değişmeyen tek bir şey vardı: beni dinlemezdin.
sonra istanbul'a geldim. bostancı'da tekrar karşılaştık, seni bulmam zor olmadı çünkü bu sefer de tam oturduğum apartmanın karşısında duruyordun. önceleri mahalle berberiyken işi biraz büyütüp "bay bayan kuaför ve güzellik merkezi"ne dönüştürdün küçük dükkanını. biraz da çekilmez hale gelmiştin. belki algım değişmişti belki de sen samimiyetsizleşmiştin. muhabbet etmek adına at yarışlarından, arabalardan söz ediyordun. tek ortak noktamız futbol olabilirdi ama sen katiyen yanaşmıyordun. belki o zaman söylemeliydim sana, bir yarış atının isminin rivaldo olmasının komik olmadığını, belki o zaman beynime tecavüz etmekten vazgeçerdin, ben de yarım saat boyunca zorla sırıtmak zorunda kalmazdım. belki sana zamanında biraz sert davransaydım, özene bezene bütün bir yaz uzattığım saçlarımı "biraz kısalt ama model bozulmasın" dediğim zaman "yok ben kulakları biraz açayım kafan ferahlasın" diye kesip kafamı mantara çevirmezdin.
sonra üniversiteye başladım, sen yine yanımdaydın. aynı kampüste dört buçuk yıl geçirdik. artık sohbet girişimleriyle beni derbeder etmeye çalışmıyordun, çünkü kendine başka arkadaşlar da bulmuştun. saatlerce araba ve at yarışı konuşabileceğin arkadaşlar. kafam daha rahattı. üstelik biraz daha laftan anlar gibiydin, en azından jöle sürme dediğimde sürmüyordun. kurut yeter dediğimde biraz bozuluyordun ama yapacak birşey yoktu. sakallarıma ise hiç bir zaman ilişememiştin.
sevgili berberim.
bu kez seninle çengelköy'ün bir kenar mahallesinde karşılaştık. ben artık on altı buçuk yıldır gururla taşıdığım "öğrenci" unvanımı kaybetmiştim. saçlı sakallı eşek kadar adam olmuştum. askere çağırıyorlardı beni. elimde kapı gibi bilgisayar mühendisi diplomam vardı, hatta arada iş görüşmelerine bile gidiyordum.
yine ilk adımı atan ben oldum. aslında tedirgindim, fakat fazla seçeneğim de yoktu zaman darlığından. sana güvenmeli miydim? bir sigara yakıp çalıştığın yerin yakınındaki bir otobüs durağında oturdum. olası bütün otobüsler gittiğinde yalnızdım. birisi gelip "birader sen ne tarafa gidecektin" dese "berbere" diyebilir miydim? ertesi gün iş görüşmem vardı ve senin deyiminle "papaz" gibiydim. yine dönüp dolaşıp sana kalmıştım. yavaş adımlarla içeri girdim. bu kez otuz yaşında bile değildin. birisini kafasından tutmuş işini yapıyordun, suç aletin elindeydi. saçını kestiğin ve keseceğin insanları görünce dehşete kapıldım. hepsinin ensesinden aşağı ve kafasının üstünden yukarı jöleyle sabitlenmiş parlak sarkıtlar uzanıyordu. yaptıkların yapacaklarının teminatı mıydı? beni görünce buyur ettin, her zamanki gibi. kahve ikram etmek istedin, almadım. geçmişi deşmek niyetinde değildim, bir an önce gitmek istiyordum. sonra sıram geldi. yine her zamanki gibi saçımı yıkadın, "nasıl yapalım" dedin ve ben her seferinde olduğu gibi yine sana inandım. "kısaltın, çok model birşey istemiyorum (ne demekse)" dedim. ısrarcıydın, saçımı nasıl şekillendirdiğimi soruyordun. ben de gördüğün üzere şekillendirmediğimi söylüyordum. bu ikna çabaların sonuçsuz kalınca biraz umutlandım aslında. belki bu sefer sözüme biraz itimat edecektin.
ama olmadı. sen yine bildiğini yaptın. çünkü biliyorum ki, benim sana elimle "saçlarım na bu kadar uzun olsun" diye göstermem bile sana hiçbir şey ifade etmiyordu. ben sana model olmasın dedikçe sen yanları kısalttıkça kısaltıyor, üstleri haddinden uzun bırakıyordun, sanki ben sana elimle "saçlarım na bu kadar uzun olsun" diye tembih etmemişim gibi. bir de kendince şekil vermeye başladın, sanki ben sana aksini söylememişim gibi. saç kurutma makinasıyla enseden aşağı doğru uzayan kılları aşağı, yukarıdakileri ise fezaya yönlendiriyordun, kafamın üzerinde böl ve yönet politikası uyguluyor, kaos yaratıyordun. yıllarca kendimi izlediğim aynada bu kez bir denizli horozuyla bakışıyordum. ne istiyordun benden? ertesi gün görüşmeye gittiğimde "emrah bey takım elbise falan tamam da bu saçlar nedir böyle kuzum? biz bilgisayar mühendisi arıyoruz, siz adeta orrospu çocuğu olmuşsunuz" demelerini mi istiyordun? ama allah'ın varmış. en sonunda benim de fikrimi aldın. "kafana parlak birşey mi süreyim yoksa mat mı?" dedin. parlak sür anasını satayım, zaten insanlıktan çıktım, acayip birşey oldum, bari bir de ayın ondördü gibi parlayayım, iyice yaratık desinler diye geçirdim içimden. "mat" diye de yanıtladım sorunu. en sonunda sakallarıma göz diktin, keşke bu sefer “evet” deseydim, keşke eline usturayı aldığında “vur şunu şah damarıma, yetti gayrı!” diye haykırsaydım. boğazıma doladığın çarşafın üzerine oluk oluk kan aksaydı. sen de kurtulsaydın, ben de.
ücreti ödeyip derhal uzaklaştım senden. belli ki sen benimle yine aynı yerde karşılaşmayı umuyordun. ben ise evime doğru yürürken park etmiş her arabanın camında ne kadar acımasız olduğunu görüyordum. kafama sürdüğün mentol esanslı mat şeyin kokusu burnuma gelirken içimden geçirdim: "sevgili dostum, ne istiyorsun benden?"
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment