“Giriş!”
Duygusuzca ve mekanik bir ses tonuyla konuşan kadın, muhtemelen o anda benden daha iyi bir yerdeydi fakat bir süre önce yapımına sesini kaydederek katkıda bulunduğu bilgisayar programı yanı başımda işini yapıyor, danışmadaki sigara paketi büyüklüğündeki alete kartını yaklaştıran her çalışan için mesainin başladığını haber veriyordu.
“Giriş!”
İstanbul’daki pek çok şirket için mesai başlayalı iki saat olmuştu ancak çalışanlar gayet sakin bir şekilde ofise girmeye devam ediyorlardı. Yanı başımdaki sekreteri çevreleyen tahta surların dibindeki sandalyeye oturmuş, beş dakika geciktiğim için on beş dakikadır bekletildiğim görüşmeye çağırılmayı bekliyordum. Çalışma saatlerindeki iki saatlik esnemeyi göz önünde bulundurarak zamanlama hatamın sorun çıkarmayacağını düşünüyordum.
Müstakbel işyerim olmasını umduğum ofisi oturduğum yerden incelemeye başladım. Çalışanların yaratıcılıklarını iş alanı dışına taşımalarına olanak sağlayan panoya baktım. Alanın çoğunu kaplayan büyük bir harita dikkatimi çekti. Sağ alt köşesinde garip bir yazı tipiyle MIDDLE EARTH yazıyordu. Hoşuma gitmedi. Ya şirketin yurt dışı bağlantıları benim tahmin ettiğimden biraz farklıydı, ya da öğle tatilinde ve mesai sonunda elfe / hobite dönüşen, olur olmadık yerde level atlayan frp sever iş arkadaşlarım olacaktı. İş dünyası engellerle dolu sıkıntılı bir yoldu ve pek çok zorluğu göze almıştım ancak hayatımın herhangi bir noktasında derdimi anlatacak kadar elfçe öğrenmek veya ismimin elfçesini koluma dövme yaptırmak gibi bir niyetim olmamıştı.
Birkaç dakika sonra bana doğru yürüyen uzun boylu, orta yaşlı, sarışın kadını fark ettim. Agresif bir yüz ifadesi ve kararlı adımları vardı. Yaklaştıkça haşmeti ve korkunçluğu artıyor, azalan mesafeye rağmen hız kesme gereği duymuyordu. Beş dakikalık gecikmenin bedelini ağzımın ortasına yiyeceğim tekmeyle ödemeye hazırlanırken çelik gibi bir refleksle önümde durup “Emrah Bey?” dedi. Ayağa kalkıp elini sıktım. Tam yürümeye hazırlanıyordum ki “sizi üç dakika sonra alacağız zaten siz de on dakika kadar gecikmişsiniz anladığım kadarıyla” diyerek beni yerime oturttu. Halıfleksi izlemeye kaldığım yerden devam ettim. Anasını satayım, şu geç kalma mevzusunu başıma kakmaya devam edeceklerdi. Nasıl bir bahane uydurmalıydım?
“Trafik vardı!”
Hayır, saat on birde trafik yoğunluğu olmadığını herkes bilir.
“Teknokent’in kapısının yerini değiştirmişler, yolum uzadı”
Doğru olabilirdi, ama saçma. IQ’su en az çift haneli bir mühendis istedikleri için görüşmeyi kesme hakları olurdu.
“Zamanında geldim ama siz beklettiniz”
Küstahça.
“Uyuyakalmışım”
Dürüstçe. Evet evet, bunu söyleyeyim. Hatta kadın da bana şefkatle sarılıp “Canım ya, kahvaltı da yapmamışsındır, bir kaşarlı tostla oralet söyleyeyim mi sana? Aç halde girme görüşmeye, kıyamam” der.
“Ayağımda bir sakatlık var, topallayarak yürüyorum. Ondan biraz zor geldim”
Tamam. Bu doğruydu gerçekten. İki gündür sol ayağımı yere bastığım gibi acı içinde “anam anam anam” diyerek sekmeye başlıyordum. Hatta binaya kadar takım elbise altına spor ayakkabı giymiş, yeni yetme punklar gibi yollara düşmüştüm. Ancak bu konuşmada gelebilecek bir soru el-ayak koordinasyonunun ne kadar başarısız, ne kadar dengesiz bir adam olduğumu düşünmelerine sebep olabilirdi: “Nasıl sakatladınız kendinizi?”
Cumartesi günü ısrarlara dayanamayarak bilardo oynamayı kabul etmiş, ilk katında canlı müzik nargile ve bira barındıran garip bir eğlence mekanının ikinci katındaydım. Bir kaç saatlik oyunun ardından dışarı çıktığımda on metrelik yürüyüşle beraber ayağımı acıdan yere basamaz olmuştum. Halen aptalca geliyor olmasından dolayı bir türlü gerçekle yüzleşemiyordum. Galiba dünya üzerinde bilardo oynarken ayağını sakatlayan tek insan bendim. Kim bilir bir çılgınlık yapıp halı sahaya gitseydim neler olacaktı!
Bu açıklamayı görüşmede yapmak ise delilik olurdu. Boş vakitlerinde bilardo oynamaya giden birini kim niye işe alsındı? “Ya bir kere arkadaşlarla gittim” mi diyecektim? Onların gözünde bir anda önce bilardoya ardından kahveye okey onamaya giden, hatta çift okey gelince birini tükürükleyip alnına yapıştıran bir adam olacaktım. Günün sonunda tekel bayii önünde “arkadaşlarla” bira içip çekirdek çitleyen biri olup olmadığım ise muamma olarak kalacaktı.
Bu sakatlık iki gündür nasıl da canımı sıkıyordu! Pazar günü de Taksim’e, İstanbul’un bütün tutunamayanlarıyla birlikte yurt dışı eğitim fuarına gidecektim. Hiç kimsenin birbirini ortalaması yüzünden yargılamadığı, okulu uzatmış olmanın çok doğal kabul edildiği, muhasır medeniyetler seviyesine yükselmiş mutluluk dolu bir ortamda dünyanın çeşitli üniversitelerinden temsilcilerle kafa kafaya verip askerlikten yırtmanın yollarını arayacak, kim bilir, belki de ardından İstiklal’e keyifli ortamda kahve içmeye gidecektim. Ancak olmadı.
Üç dakika geçmeden ayağa kalkmış, dışarıya bakan tarafı yerden tavana camlarla, geri kalanı ise plastik bir paravanla çevrili görüşme odasına girmek üzere yürümeye başlamıştım. Birbirlerinden bölmelerle ayrılmış masalarla dolu, duvarları bulunmayan ofiste çalışanların arasından yürüyerek ilerliyordum. Mekanda fırtına öncesi sessizlik hakimdi. Her an birisi masasının üzerine çıkıp “sağdakilerin anasını soldakilerin bacısını s.kiyim” diye bağırıp isyan çıkarabilir, orantısız iki odaya bölünmüş katın diğer ucundan bulacağı destekle kaos yaratabilir, bilgisayar parçası savaşları çıkarabilirdi. Olası bir çatışmanın ortasında kalmamak için insanların yüzüne bakmadan hızlıca hareket ettim.
Beklediğim gecikme sorusu sorulmuştu. Kendimce bir şeyler uydurmak üzereydim ki sağ tarafımda oturan kadının ısrarları sonucu, suçu o sabah Bostancı’da yapılan operasyona yıkmak zorunda kaldım. Beraberce teröre lanet okuyup devam ettik. Ancak süreç beklemediğim şekilde devam etti. Sağımda oturmuş kadın elinde tuttuğu özgeçmişimi göstererek: “Özgeçmişinizi bir de sizin ağzınızdan duymak isteriz, tabi burada aileniz ve yaşantınızla ilgili kişisel bilgileri de eklemenizi istiyoruz”
İyi güzel dedin de ablacım ne anlatayım ben sana? Acaba biraz edebi bir giriş mi yapmalıydım, süslemeli miydim özgeçmişimi?
“Demek Emrah Özkan’ı tanımak istiyorsunuz. Size şu “hayat” denilen romanı mı okuyayım? Ahah, ilahi. Siz Suç ve Ceza’yı okumakla Raskolnikov’u tanıyabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Burada gördüğünüz benim sadece bir yansımam. Beni uzandığım çimlerde, altında dolaştığım yağmurlarda, yaşadığım aşklarda, yazdığım hikâyelerde bulabilirsiniz ancak. Beni tam anlamıyla görmek için yapmanız gereken ilk şey gözlerinizi kapatmak olacaktır. Sonra Nick Cave, Smiths veya Bob Dylan dinlemeli, her daim titreyen Kadıköy sokaklarında gezinmelisiniz. O zaman elinizdeki o özgeçmişe ihtiyacınız olmayacak. Sonra hep beraber bokumuzu tokatlarız. Ne diyorsunuz hanfendi?”
Yok zannetmiyorum. Böyle bir cevabı kesinlikle hak etmiyorlardı. Aslında en temizi “this is risk” diyip oradan topallayarak kaçmaktı.
Vasatın altında bir tanışma girişiminin ardından camın önünde oturmuş proje yöneticisi, daha teknik detaylara girmeye başlamıştı. Ben ise camdan çıkmış, adamın omzunun üzerinden geçip tepelerin arasına çarşaf gibi serilmiş İstanbul Boğazı’nın üzerinde uçmaya başlamıştım. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinde seyreden araçları selamlayıp hemen yerime döndüm. Tam o esnada adam sorusunu yöneltmişti:
“Object oriented programming (oop) hakkında ne düşünüyorsunuz?”
Oop, en kaba haliyle bir programlama tekniği, yaklaşımı, metodu; artık ne derseniz. Bir yazılım mühendisi için de önemli bir yaklaşım, kısaca iyi, bu işi isteyen biri için gerekli bir şey. Bu konuda ihtiyatlı olduğumu ve mevzubahis tutumumun getirdiği avantajlardan bahsetmeliydim. Ancak sorunun gelişi biraz garipti.
Bir makine mühendisine motion control, elektronik mühendisine vlsi design, kültürel çalışmalar öğrencisine kültür bakanlığı, Tankut Aykut’a ise imla kuralları hakkında ne düşünüyorsunuz diye sormak gibi bir şeydi.
Ben de sakin bir şekilde oop’nin ne kadar önemli bir kavram olduğunu anlatmaya başladım. Başlangıçta oldukça iyi gidiyordum, bir süre sonra desteksiz sallıyor olmanın verdiği bilinçsizlikle kontrolümü kaybetmeye başladım. Bilgisayar bilimlerini ve verimli algoritmaları övdükçe övüyor, oop’yi yere göğe sığdıramıyordum. Dolaylı yoldan anlattığım kadarıyla benim için nesne yönelimli programlama bir teknikten çok bir hayat tarzıydı. Hatta benim en büyük savunucusu olduğum “iş bitsin de nasıl biterse bitsin” anlayışını benimsemiş insanları, oop kullanmamakla suçluyor, böyle basit, densiz, ciğersiz kişilerden bahsedip sinirlerimizi gererek güzelim mülakatın tadını kaçırmamak istediğimi belirterek konuyu kapatmaya çalışıyordum. Kendime geldiğimde ise dört iş görüşmesinde yalan söyleyebilen biri haline geldiğimi fark ettim, rahatsızlık duymuyordum. Nihayetinde bu soruları bana ne kadar ölçülü yalan söylediğimi anlayabilmek için soruyorlardı.
Karşılıklı konuşma faslının sona ermesiyle şirketi ve proje grubunu daha detaylı tanıtmaya başladılar. Onlara göre proje ekibi gayet dinamik ve alanında deneyimli kişilerden oluşuyordu. Kabul edilmem halinde oldukça idealist bir iş ortamı beni bekliyordu. Büyük şirketlerle çalıştıklarını söylediler.
“Biz yaptığımız işlerde Avrupa standartlarını yakalama zorunluluğu hissediyoruz”
“Hah! İşte ben de onu hissediyorum, aynen ben de öyleyim. Bir iş yaptım mı illa Avrupa standartlarında olacak, yoksa rahat etmiyorum, uyku uyuyamıyorum güzel ablam. Ama anlıyorum sizi, var öyle Avrupa standartlarında iş yapmayan eşek sıfatlılar. Bırakın böyle insanların adını anmaya değmez.”
Tekrar kadının anlattıklarını takip etmeye başladığımda dört iş görüşmesinde babalar gibi bir otokontrol mekanizması sahibi olduğumu fark ettim.
Ağır adımlarla masaların arasından slalom yaparak yürüdüm. Ortam halen gergindi ancak kıvılcım henüz çakılmamış, klavyeler havada uçuşmaya başlamamıştı. Birkaç kişi mutfaktan üzeri duman tüten bardaklarla çıkıyor, sigara arasından dönen bazı çalışanlar donuk suratlarla masalarına geçiyorlardı. Sağ çaprazımdaki masada ufak bir gülüşme oldu, muhtemelen biri osurmuştu, insanlar genel olarak tepkisizdi.
Binayı terk edip bir sigara yaktım, yağmur çiseliyordu. Dört şeritli yolun kenarında otobüs durağına kadar yürüdüm. Sigaram bitmek üzereydi ki; tanımadığım bir kadın usulca yanaşıp fazla sigaram olup olmadığını sordu. Önce kadının “tanımadığı adamla iletişime geçebilme” özgüvenine saygı duydum. Sonrasında ise “takım elbisesi var, herhalde bir zarar gelmez” diye düşünmüş olabileceği sonucuna vardım. İş dünyası, takım elbiseler, sigara istemeler… Plazalar dünyası iletişimin rahat olduğu bir yerdi sanırsam.
Sigarasını yaktıktan sonra, istediğimden değil de, minnetini ödemek için gelip bir şeyler söylemesini bekliyordum. Çakmağını cebine koyup yolun soluna baktı. Sonra bana doğru dönüp sigarasından iki derin nefes çekip yere attı ve ilk gelen minibüse bindi. Plazalar dünyası yalan dolan doluydu.
Dört iş görüşmesi sonrasında mal gibi kaldığımı fark ettim.
Wednesday, April 29, 2009
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
0 comments:
Post a Comment